Sara ve İsak 

Sara ve İsak Sason, benim anneannemin ve dedemin adları. İlk hikayem onların eski bir fotoğrafları üzerine örüldü…

 

 

 

  Tarih 20. Yüzyılın ilk yılları. Sara Krispin, Edirne’de yaşayan Yahudi ailelerinden olan, çok varlıklı Krispin ailesinin en kıymetli kızlarıydı çünkü çok güzel, akıllı, sempatik, çekici ve harika bir sese sahipti. Diğer çocukları, biri henüz annesinin hamilelik döneminde ve diğerleri, çok küçük olduklarından, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgarlar arasında çıkan Plevne Savaşı sırasında, savaş ve göç yollarında yaşadıkları korku, açlık ve travmalardan biraz incinmiş, hafif engelli çocuklardı. Kendilerine yeten, ama hayata karşı yetersiz... Ama Sara pırıl pırıl bir kızdı ve babasının gözbebeğiydi. Krispin ailesi, Bulgaristan’ın, Varna’ya bağlı Sliven kasabasında hem sarraflık, hem de mandıracılık yapan çok varlıklı bir ailedir. Ailenin diğer bir kolu ise Varna’da sarraflık ve hububat ticareti yapmaktadır

Anneannem Sara henüz küçük bir kızken yaşadıkları Balkan toprakları büyük mücadelelerden sonra, Bulgarların hakimiyeti altına girince, daha önce bu topraklarda gönenç içinde yaşayan Yahudileri, artık korkutucu biçimde yükselen antisemitizm kıskacı yakalar. Dede Nesim Krispin radikal bir karar alarak Türk-Osmanlı sınırları içinde kalan Edirne’ye göç etmeye karar verir. Sliven’deki koskoca ev, çiftlikler, mandıralar, küçük ve büyükbaş hayvanlar satılır. Servet altın liralar halinde küplere doldurulur ve at arabalarına aile ve mallar yüklenir ve Edirne’ye göç edilir. Edirne’nin Karaağaç ilçesinden, bahçe içinde büyük bir ev alınır. Anne Bivinuta ve çocukları Şapat, Rofat, Viktorya, Kaduna ve en küçükleri Sara eve yerleşirlerken, baba Nesim hemen kurduğu yeni dükkanında sarraflık ve para işlerine girişir. En büyük altın birikimini çok büyük bir toprak küpe doldurup, gizlice bahçenin bir tarafına gömer, lakin yerini hiç kimseye söylemez. Karaağaç kasabası o devirde Edirne’nin en seçkin yeridir. Yabancı ülkelerin konsoloslukları hep orada kuruludur. Ailece tam düzenlerini oturttukları sırada, Sara, oralarda yaşayan İsak Sason adlı genç bir delikanlıya gönlünü kaptırır. Bu genç Edirne’nin saygın ama orta halli Sason ailesinin oğullarından biridir. Aslında İsak’ın abisi de Sara’ya aşıktır ama, bu rekabeti kardeşi İsak kazanır. Kızın kalbini o çalıverir. Kız babasından çok çekindiği için konuyu önce annesine açar. Kadını bir telaş alır, çünkü kocasının bu evliliğe karşı çıkacağını adı gibi bilmektedir. Nitekim babası küplere biner. Onun hayalindeki damat adayı, varlıklı, başarılı ve çok yakışıklı acar bir erkektir. Sara çok şımarık ve inatçı olduğu için, türlü rica, cilve ve gözyaşlarıyla babasını bu evliliğe ikna eder. Kızına karşı zaafı olan Nesim Krispin, sonunda pes eder ve Sara ile İsak muratlarına ererler. İsak çok uzun boylu, çok ince, ela gözlü, kaytan bıyıklı, saçı epeyce dökülmüş bir gençmiş. Çok kibar, iyi yürekli ve sevecen bir insanmış. Babası güzel kızının bu adamda ne bulup da bu kadar aşık olduğunu anlamakta her zaman güçlük çekermiş. Düğün vakti geldiğinde, Sara’ya kendisine layık, bahçe içinde, müstakil ve kocaman ve şık bir ev satın alınıp, döşenmiş. Çeyizine her şeyin yanı sıra, yedi çeşit farklı kürkten yapılmış, pelerinler ve ceketler ve değerli taşlarla süslü takılar ve altınlar da konmuş. Hele zümrüt gözlü ve pırlantalarla bezeli yılan biçimi bilezik, dillere destan olmuş. Kızın babası damadına da bir gıda kooperatifi kurmuş. Düğün dernek edilmiş. Genç çift son derece mutlu ve aşıkmış. İsak Sara’yı tapınırcasına seviyormuş. Kız doğuştan el bebek gül bebek yetiştirildiği için erkeğinin onu şımartması, gönlünü fethediyormuş 1905 yılında ilk oğulları Josef doğmuş. Sonra iki yılda bir sırasıyla, Sultana, Bivinuta, Selomo, David ve Nesim doğmuşlar. David ve Nesim peş peşe dizanteri salgınında öldükten sonra, en son olarak benim annem İda (1921) dünyaya gelmiş. Nedir ki İsak, ticaret konusunda hiç başarılı değilmiş. İlk işinin ardından peş peşe altı kere daha iflas etmiş. Her seferinde Baba Nesim Krispin imdadına yetişmiş ama artık yaşlı adam elden ayaktan düşmeye başlamış, yetersiz olan diğer çocuklarından da umudu olmadığı için, üzüntüden prostat kanserine yakalanmış ve bahçedeki altın dolu küpün nerede gömülü olduğunu söylemeden, hasta yatağında son nefesini vermiş. Sara’nın büyük oğlu Josef, durmadan süregelen savaşlara gitmek istemediğinden, aklı yurt dışına gitmekteymiş. Sonunda annesi Sara, 18 yaşındaki oğlunu Varna’daki varlıklı kuzenleri Krispin’lerle yazışarak, kuzenlerinin himayesi altında yaşamak ve çalışmak üzere Bulgaristan’ın Karadeniz şehri Varna’ya göndermiş. Bu arada Kurtuluş Savaşı yaşanmış, evler terkedilmiş, insanlar bombardımanlardan korunmak için şehir dışına, açık alanlara kaçışmışlar. Herkes dehşet içindeymiş, Nihayet zafer ilan edilince işgal kuvvetleri, geri çekilip, Edirne’deki işgalci, Bulgar, Yunan ve İtalyan kuvvetleri şehri terk ederken geride berbat, yokluk ve açlık içinde bir şehir bırakmışlar. İsak zaten işinde dikiş tutturamadığı için, karı koca baş başa verip düşünerek, artık iki buçuk yaşına gelmiş minik İda ve diğer çocuklarını alarak, İstanbul’a göç etmeye karar vermişler. Yıl 1924, küçük İda, kendisini annesinin kucağında trende ve tren peronunda onlara göz yaşları içinde el sallayan, başına yemenisini bağlamış anneannesini hayal meyal hatırladığını anlatırdı. Trende acı gözyaşları döken güzel annesi Sara, babası İsak ve ablaları ile abisi, İstanbul’a varıp, tren Sirkeci istasyonunda durduğu zaman, daha evvel İsak’ın bir kuzeni tarafından kiralanan, Sirkeci’de deniz manzarası gören iki odalı oldukça geniş bir daireye yerleşmişler. İsak’ın artık bir iş kuracak sermayesi bile yoktur. Sara’nın çeyizindeki kürkler teker teker satılmaya başlanır. Sıra mücevherlere gelir. Onlar da tek tek elden çıkarılır. Bir tek zümrüt gözlü, pırlantalı altın yılan bilezik kalır. Bu bileziği annesi, büyük kızı Sultana’ya hediye ettiğinden bunu kızın kolundan almaya kıymazlar. Ama, bir süre sonra kız bir sabah kalktığında bileziğinin yerinde yeller esmektedir. Sultana ’cık günlerce üzüntüden gizli gizli ağlar. Sonunda boynunu büker. İsak’ın kuzeni, İzak Zamero, İsak’a Bakırköy’de bir deri fabrikasında iş bulur. Orada depo şefi olur. Artık herkes çok memnundur. Çünkü babalarının sabit bir maaşı vardır.Edirne’de yaşarlarken, komşu kızın kucağından bir kat aşağı pencereden düşen Selomo 4 yaşındayken menenjit olmuş, ölümü beklenirken yaşama dönmüş ama sağır ve dilsiz kalmıştır. Çok zeki bir çocuk olduğu için, kuzen Zamero, onu da Kapalıçarşı’da bulunan bir kundura atölyesine çırak olarak vermiş. Çocuk böylece zaman içinde çok usta bir kundura imalatçısı olmuş. Üstelik evin bütçesine de, katkıda bulunmaya başlamış. Artık genç kız yaşına gelen Sultana ve Bivinuta ise, konfeksiyon atölyesine girerek çalışmaya başlamışlar. Yaşamları birkaç ay sonra adamakıllı düzelmiş. Sara babasından miras kalan bir miktar parasıyla, Beyoğlu’daki Lazaro Franko mağazasına giderek, döşemeler için muşamba, ,yere iyi bir halı, İstanbul manzaralı ipek bir duvar halısı, birkaç metre perdelik kumaş, kadife bir masa örtüsü, sedirler için döşemelik kumaş satın almış. Bunun yanı sıra Çin porseleninden zarif bir porselen yemek takımı ve pembe renkli, incecik cam su takımı almış. Eve gelmiş, kolları sıvamış, dikiş makinesinin başına oturup, kısa zamanda perdelerini dikmiş. Sedir örtülerini dikip sıkıca üzerlerine geçirmiş. Evini küçük bir saray haline getirmiş. Sara çok mutluymuş çünkü artık yaşamları normalmiş. İsak karısına hala deli gibi aşık. Akşam mangala sürüp pişirdikleri kahveler içilirken, Sara güzel sesiyle, bir Rumeli türküsü olan” Köşküm Vardı Deryaya Karşı” türküsünü söylerken, kocası ve çocukları onu hayranlıkla seyrederlermiş. İsak karısına hala çok aşık olduğundan, onu çılgınca kıskanır. Özellikle etraftaki genç delikanlı komşulardan. Oysa kadıncağız çok iyi yetiştirilmiş, erdemli ve kocasına çok bağlıdır. Eşini sevgiyle sürekli olarak sakinleştirir ve üzerine daha fazla düşüp şefkat göstermeye başlamıştır. Benim annem olan, evin maskotu İda, herkesin neşe kaynağıdır. Onun da sesi çok güzeldir, ve evde annesiyle beraber şarkılar söyler, oyunlar oynar. Bütün aile hep birlikte onu şımartıp severler. İda 1928 yılında, o yıl ilan edilen harf devrimi ile birlikte ilk okula başlar. Çok çalışkan bir öğrencidir. Bütün okul ihtiyaçlarını, Varna’daki Abisi Josef yolladığı parayla karşılamaktadır. Zaman içinde Sultana adını Suzan olarak değiştirmiştir. İdika’ya deli gibi düşkün bir abladır. Bivinuta ise, doğduğundan beri nefret ettiği adını “Veneta” olarak değiştirir. Sinirli ve öfkeli bir kızdır. Sürekli surat asar, hiçbir şeyden mutlu olmaz. Evde sürekli huzursuzluk çıkarır. Büyük abi Josef Varna’da çok başarılı ve mutludur. Ailesiyle her hafta düzenli olarak mektuplaşmakta ve gidip gelen tanıdık yolcularla evine para, erzak, bakliyat, pirinç gibi gıda maddeleri yollamaktadır. Bir süre sonra onun evlilik ve ardından ilk torunları İshak’ın doğum müjdesini alırlar. Yıllar geçer,2. Dünya savaşı bütün yoklukları sıkıntılarıyla kapıya dayanır. İda, Alliance İsraelite Universelle lisesine gitmektedir. Geceleri ablalarına Fransızca romanlar okur. Okumaya ve kitaplara delicesine düşkündür. Sıkı bir Galatasaray Spor Kulübü taraftarıdır. Annesinin ve babasının göz bebeğidir, çünkü sevgi dolu ve mutlu bir çocuktur. Hep gülümser. Anneleri her zaman nazlı ve şımartılmış bir kadın olduğu için, sürekli yokluklar ve sıkıntılarla geçen hayatına, bir de yıllardır uzak olduğu büyük oğlunun özlemiyle, sık sık ağlayarak geçen yıllar, üzerine çökmüş ve ağır bir depresyona girmiştir. İda evin perisi gibidir. Ablaları çalıştığından, hasta olan annesine ev işlerinde yardım eder. Sabahları kalkar, sobayı yakar, yemekleri pişirir, bütün aileye kahvaltı hazırlar, her şeyi halleder, sonra okula koşar. Lise biter ve o da çok ünlü, Rum bir terzinin yanına dikiş öğrenmek üzere girer. Çok iyi dikiş öğrenip, bir meslek edinme çabasındadır. 2. Dünya savaşı bütün sıkıntısıyla üzerlerine çöker. Her şey karneyle satılmaktadır ve ateş pahasıdır. Dışardan gelen haberler, Yahudi cemaatini müthiş tedirgin etmektedir. Nazi Almanların gaz odaları ve fırınlarının vahşeti dilden dile, tüm Yahudiler arasında konuşulmaya ve dehşet verici hikayeler kulaklarına gelmeye başlar. Eğer Türkiye Almanya’nın yanında savaşa katılırsa Yahudilerin akıbeti apaçık ortadadır. Savaş , yokluk ve karartma geceleri yaşanırken, 1942 yılının soğuk bir sabahı, İsak işe gitmeye hazırlanırken, kendini iyi hissetmediğini söyler. Sedire oturur ve içini çekerek ruhunu teslim eder. 62 yaşındadır. O gittikten sonra evleri matem ocağına döner. Sara ondan sonraki kalan ömrünü, küçük kızı annem İda’nın yanında tamamlar. Ondan sonraki yaşanmışlıklar başka ” Geçmiş Zaman Fotoğrafları” nda anlatılacak. 1962 yılının Ekim ayında, ben 7 yaşındayken, anneannem Sara,79 yaşında yaşama veda eder. Bizim evde yaşarken, bize devamlı olarak hiç tanımadığımız dedemizi anlatır, ve inanır mısınız, hala ondan sevgi, aşk ve saygı dolu sözlerle bahseder, özlemle içini çekerdi.

 

 

İşte bir geçmiş zaman fotoğrafı böylece anlatıldı ve bitti. Böyle daha çok fotoğraflar var anlatılmayı bekleyen…