Viki ve Yosef

Edirne Karaağaç’ta oturan Sason ailesinin ilk göz ağrısı Yosef’tir (Josef). 1905 yılında annesi Sara ve babası İsak’ın aşk ve mutluluklarının ilk meyvesi olarak dünyaya gelir. El bebek, gül bebek büyütülmeye başlanan bu güzel çocuğun ardından sırasıyla, Suzan, Veneta, Selomo ve annem İda ,onların sevgi dolu hayatına tek tek doğmaya devam ederler.

Yosef, zeki ve çok yakışıklı bir oğlandır. Okula Edirne’deki Fransız okulunda başlar. Fransızcayı mükemmel bir şekilde konuşurken, evde annesinden Bulgarca, aileden Ladino ve Türkçe, çevredeki yöre halkından da Rumca öğrenir.

O yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun zor yıllarıdır. Batı ülkelerine verilen kapitülasyonlar gereği zaten ekonomik açıdan, ülkeyi istediği gibi kullanan, Avrupa ülkeleri “Hasta Adam” tabir ettikleri imparatorluğu çökertmek için, içten ve dıştan her türlü yolu kullanmakta ve imparatorluğu git gide zayıflatmaktadır. Yosef henüz 9 yaşında bir çocukken, 1. Dünya savaşı patlak verir. Almanya’nın yanında savaşa katılan Osmanlı İmparatorluğu, Almanya savaşta yenilince, doğal olarak mağlup sayılır. Mondros Mütarekesi’nden sonra Batı orduları ülkeyi işgal ederek, Osmanlı topraklarını paylaşırlar. Bu paylaşmada Edirne ve çevresi, İtalyanlar tarafından işgal edilir. Karaağaç İtalyanlara çok cazip gelir ve oraya konuşlanırlar. Tüm yerli aileler gibi, Sason ailesi de işgalden payını alır. İtalyan subaylar, Sason ailesinin evinin yarısına el koyup yerleşirler.

 

Yosef Sasson - 1942 - Varna

O evde yaşayan askerlerin tek faydası “Peppo” diye seslendikleri Yosef’e devamlı İtalyanca konuşup, çocuğun bu dili akıcı olarak konuşmasına neden olmalarıdır. Sevimli ve güzel çocuk, İtalyanların sevgisini kazanmış ve onların evdeki ilgi odağı haline gelmiştir. Öyle ki, Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanınca, ülkedeki tüm işgal kuvvetleri, oraları terk etmeye başladıkları zaman, İtalyan subayları, Peppo‘yu da yanlarında götürmeyi teklif ederler. Bu arada Yosef artık 16 yaşlarındadır. Ailenin ekonomik durumundan dolayı okulundan alınmış ve çalışmaya başlamıştır. O yaşında çok iyi para kazanır ve her akşam annesine avuçla para vermeye başlar. İtalyanların sürekli tavsiyeleriyle yurt dışına gidip şansını denemeyi kafasına koymuştur. Nedir ki o zamanlar, bu zamana benzemez. Çocukları yurt dışında olan aileler, onlardan, ayda yılda bir haber alabilirler. Sıkıntılı gözyaşları dökerler, ailelerin huzuru kaçar. Sara oğlunu elbette İtalya’ya göndermez ama Yosef’in yurt dışı hayaline de tamamen engel olmak istemediğinden, Varna’daki varlıklı kuzenlerine bir mektup yazar. Sevgili amca oğulları Krispinler, gözdeleri olan güzel kuzinleri Sara’yı kırmazlar. Böylece Yosef, tüccar Krispin ailesinin himayesinde çalışmak ve yaşamak üzere Varna’ya göç eder.

 

Krispin ailesi, Varna’daki Yahudi ailelerinin en zenginlerindendir. Tahıl ticareti yaptıkları büyük ambarları ve ofisleri vardır. Tahıllarını Avrupa ülkelerine ihraç etmektedirler. Bir çok yabancı dili ve Bulgarca’yı mükemmel bir şekilde konuşan ve okuyup yazan genç yeğenlerine ofislerinde iş verirler ve evlerinde bir oda ayırırlar. 18 yaşındaki delikanlı güven ve sevgi içinde Varna’da yaşamaya başlar. Annesi de çok huzurludur, çünkü oğlunu parlak bir gelecek beklemektedir. Sürekli yazışıp haberleşirler. Yosef, yavaş yavaş yükselmekte ve çok iyi para kazanmaktayken, artık Krispin’lere daha fazla yük olmamak için, ayrı bir eve çıkmaya karar verir. Artık 24 yaşındadır, harika bir çevre edinmiş ve çok yakın dostluklar kurmuştur. Varna’da Krispin’lere yakın bir ev olan, “Palmerstone” ailesine ait üç katlı bir evin, bir odasına pansiyoner olarak yerleşir. Madam Rika Sefarad, eşi Moşe Palmerstone ise Aşkenaz Yahudisidir. Rika ve Moşe Palmerstone ailesinin iki kızları vardır. Sarışın, mavi gözlü Viki ve küçük kız kardeşi Eva. Yosef kendinden 9 yaş küçük olan büyük kız Viki’ye vurulur ama, kız henüz çok genç olduğundan duygularını ona açmaz. Zamanla Viki’ye açıldıktan sonra, kız önce biraz nazlanır ama, aslında o da Yosef’e boş değildir. Kısa bir flört döneminden sonra, nişanlanırlar. Kız 17 yaşındayken evlenirler. 18’ine varmadan İlk oğulları İtshak 1931 yılında dünyaya gelir. Haber İstanbul’a hızla ulaşır. Büyükbaba İsak, adaşı olan İtshak Sason’un doğumuyla sonsuz derecede sevinir ve gururlanır. Anne Sara da sevinç içindedir çünkü sevgili oğlu, tam hayalindeki gibi başarılı ve mutludur. Annem İda ise 10 yaşında iken hala olur ve sevinçle bebeğin resmini elinden bırakmaz, resmi arkadaşlarına gururla gösterir.

 

Viki & Yosef Sasson – 1929 - Varna (Nişan resmi)

Henüz 18’inde olan Viki, aslında usta bir terzidir. Elleri çok hünerlidir. Kadın terzisi olarak ünü yavaş yavaş bütün Varna’ya yayılır. Muhteşem elbiseler dikmektedir. İtshak 2-3 yaşlarına geldiği zaman, çok büyük bir ev satın alırlar. Viki, evin en büyük odasını dikiş atölyesi haline getirir. Yanında çalıştırdığı iki çırak terzi kızla birlikte, gelen siparişleri yetiştirmeye çalışır. Viki Sason, Varna’nın en ünlü “Haute Couture” terzisi olur. O devrin Bulgar Çarı 3. Boris ve eşi Çariçe Maria Luisa tarafından yazlık saraya davet edilir. Çariçeye, yazlık sarayında diktiği bir elbisenin ardından, kraliyet damgalı bir diploma ile “Saray Terzisi” olarak ilan edilir. Bu çok büyük bir başarı ve onurdur. Bu haberi duyan Varna’lı bütün varlıklı hanımlar “Viki Sason” atölyesine elbise siparişi yağdırmaya başlamışlardır.

Yosef, oğulları 5 yaşına geldiği zaman eşi Viki’yi ve oğlunu, İstanbul’a gönderir. Karısının, ailesiyle tanışıp kaynaşmasını ister. Viki ve İtshak, Sasonlar tarafından sevgiyle karşılanırlar. Annem İda artık 15 yaşında genç bir kızdır. Ufak yeğenine bayılır. Oğlan bütün gün onun peşini bırakmaz. Bütün gün gezip tozarlar. Oğlan şımarır, önce küser, sonra halasının boynuna atlar. Büyükbaba İsak Sason, torunu İtshak Sason’u gezmelere götürür. Eve her gün torbalar dolusu oyuncaklarla geri dönerler. Annem ida, yengesi Viki’ye hayranlık dolu bir sevgiyle bağlanır. Viki, incecik, sarışın mavi gözlü, neşeli, mutlu gencecik bir kadındır. Henüz 23 yaşındadır. Muhteşem giyinir, annem onunla gezinirken, insanlar arkalarından Viki’yi hayranlıkla süzerler. Viki, kayınvalidesi Sara’ya ve üç görümcesine çok güzel elbiseler diker. Varna’ya geri dönüş tarihi geldiğinde, onları gemiye bindirip geri göndermeden evvel, İtshak’a alınan oyuncaklar için ahşap bir sandık satın alınır, bavullar ve oyuncak sandığı gemiye yüklenir ve gelin ile toruna gözyaşları içinde veda edilir.

Evine dönen Viki tekrar hamile kalır ve 1937 yılında ikinci oğulları Moşe’yi dünyaya getirir. Moşe’nin doğmasına yakın, Yosef, annesi Sara’yı Varna’ya davet eder. Moşe doğunca, babaanne 6 ay süresince onların yanında kalır. Bebekle ve evle ilgilenir. Sara belki de ömrünün en keyifli zamanlarını, orada geçirir. Viki kayınvalidesini çok sevmektedir.

Yıllar onlar için tatlı tatlı akarken, 1939 da patlak veren 2. Dünya savaşıyla birlikte üzerlerinde kara bulutlar dolaşmaya başlar. Nazi sempatizanı olan Faşist Parti, Bulgaristan da yükselmeye başlayınca, Kral 3. Boris’i politikanın kurbanı olarak, Faşist Parti tarafından etkisiz hale getirilir ve bir süre sonra onların idaresi altında, Yahudiler ve çingeneler için felaket günleri kapıya dayanmıştır.

Önce bütün Yahudi erkekleri, evlerinden tek tek toplayarak dağlara, Filibe’ye (Plovdiv) çalışma kampına naklederler. O gece, evin kapısına dayanan bir Bulgar polisi dayım Yosef’i alır ve götürür. Viki, iki küçücük oğluyla panik içinde evde yalnız kalır. Ertesi günden itibaren, şehirdeki bütün Yahudilerin iş yerlerine el koyulur. Zavallı Vikicik çaresizce atölyesini kapatır. Müşterileri arasında onu gerçekten çok seven varlıklı bir Bulgar kadın ona taşradaki küçük evine gitmesini söyler. Anahtarını verir. Viki o dönemde annesi Rika’yı çok genç yaşta kaybetmiştir. Kızkardeşi Eva da evden kaçmış, gizlice Hıristiyan Bulgar bir gençle evlenmiştir. Ailede büyük sıkıntılar yaşanırken, babaları kızını reddetmiş, buna dayanamayan anne ise 57 yaşında beyin kanamasından ölmüştür. Viki bu ağır şartlar altında iki minik oğlanla birlikte köyün yolunu tutar. Dikkat çekmemek için çok basit giyinirler ve çocuklarına hiç konuşmamalarını sıkı sıkı tembihler.

Viki ve çocuklar sığındığı köy evinde, bir süre sonra Yahudi karşıtı kişiler tarafından keşfedilir. Onların kötü davranışlarına ve tacizlerine maruz kalır. Çocuklarını kapıdan dışarı çıkarmamaktadır. Kendisi de mecbur kalmadıkça sokağa adımını bile atmaz. Varna’daki Bulgar arkadaşının tanıştırdığı bazı taşralı Bulgar kadınlara evinde dikiş dikip, para yerine yiyecek temin eder. Böylece çocuklarını beslemeye devam edebilir. Bir keresinde, küçük oğlu Moşe’nin canı çok karpuz çeker. Ağlamaya başlar. Viki yanında getirdiği çok güzel bir elbisesini çantasına koyar ve yakındaki bir karpuz bostanına gider. Güzel elbisesini, iri bir karpuz karşılığında bostanda çalışan bir kadına teklif eder. Kadın elbiseyi, ona iri bir karpuzla takas eder. Sevinçle karpuzu yüklenip eve döner. Moşe’nin karpuzu iştahla yerken attığı gülücükler ona sevincin en büyüğünü yaşatır. “ Zaten o dönemde bu elbise bana fayda sağlamazdı. Karpuzu altınla bile takas edebilirdim. Oğlumun sevincini görmek ömre bedeldi” demektedir.

Bir gün Faşist Polis müdürü kapısını çalar. Viki artık sonlarının geldiğini sanırken, adam ona metresinin bir elbisesini uzatır. Mavi elbisenin göğüs bölümünde ve bir kolunda sigara yanığı delikler vardır. Adam zalim bir sırıtışla elbiseyi ona uzatarak ” Bu elbiseyi düzelt, yoksa başına ne geleceğini biliyorsundur!” der ve kapıyı çarparak gider. Viki elbiseyi alır ve inceler. Kol ve göğsün bir bölümü yanıktır. Elbisenin kollarını söker, göğsünün yanık bölgesine elindeki beyaz şifon kumaşla, drapeli bir parça aplike eder. Söktüğü kolların yerine de aynı beyaz şifondan kollar biçip diker. Elbisenin beline de şifon bir kuşak hazırlar.Elbise bittiği zaman adeta yeni dikilmiş, muhteşem bir giysi haline gelmiştir. Polis müdürü ertesi günü, elbiseyi almaya geldiğinde giysiyi görünce gözleri faltaşı gibi açılır. Yüzü kıpkırmızı olur ve “siz Yahudiler hakikaten inanılmaz insanlarsınız” diye haykırır. Viki korkuyla titrerken ona bir kese para uzatır.”Bunu hak ettin ama, yine de gözüme gözükmeyin” diyerek gözdağı verir.

Polis müdürünün nikahlı karısı, zalim eşinin Nazi taraftarı olmasını kesinlikle hoş karşılamamakta ve kocasından nefret etmektedir. Bir gün gizlice Viki’nin evine gelerek iki gün sonra köyde ve kasabada yaşayan tüm Yahudilerin katledileceğini Viki’ye anlatır. Polis Teşkilatı bir pogroma hazırlanmaktadır. Kadın Viki’nin verdiği parayla ona ve çocuklarına sahte belgeler temin eder. Bulgar köylü kıyafeti giyen Viki ve çocuklar, ertesi gün titreyerek trene binerler. Tren Varna’ya gitmektedir. Gerçi orası da kesinlikle emniyetli değildir, ama başka çaresi yoktur. Varna’ya vardıklarında, artık şehirdeki Yahudiler yavaş toplanmaya ve kamplara götürülmeye başlanmıştır. Çocuklar panik içinde, paltolarının göğsüne dikilmiş sarı yıldızlarıyla kamplara götürülecekleri zamanı beklerken, Viki’nin kız kardeşi Eva’nın Bulgar kocasının sayesinde yiyecek bulurlar. Eva da kocasının sayesinde az çok emniyettedir, ablasına maddi ve manevi destek vermektedir. Bu arada Yosef, götürüldükleri dağlık bölgede dizanteriye yakalanmış, ölümle pençeleşmektedir.

1944 yılının soğuk bir kış günü, evlerine Nazi Faşistler tarafından götürülmek üzere sevk kağıdı gelir. Artık ölüm gerçekten enselerindedir. Mucizevi bir biçimde aynı akşam Sovyet, Rus ordusu Bulgaristan’a girer. Faşistler etkisiz hale getirilir Ölümü kıl payı, şans eseri atlatmışlardır. Yosef birkaç gün sonra bitik bir vaziyette eve döner. Haftalarca hasta ve ateşler içinde yatar. Yosef iyileşip güçlenince, evlerini satıp, küçük bir eve taşınırlar. Viki’nin artık gecesi gündüzü dikiş dikerek geçmektedir. Yeniden müşteriler edinir. Yosef iyileşip ayaklanınca yeniden “Krispin” kuruluşunda, eski işine döner.

Bu dönem sürecinde Bulgaristan’ın siyasi hayatı tam bir çalkantı içindedir. Rus Bolşevik sopası altında kalan krallık uçuruma sürüklenmektedir. Kral Boris, Sovyet Rusya’ya davet edilir. Amaç onu ortadan kaldırmaktır. Ziyaretinin son gününde Stalin’in emriyle onu zehirli yiyecekler yedirirler. Boris, Sofya’ya döndüğünde çok hastadır. Aynı gün içinde hayatını kaybeder. Kral ölür ölmez, 6 yaşındaki oğlu 3.Simeon’u tahta geçirirler. Çocuk ve annesi, kısa bir süre sonra etkisiz hale getirilir ve sürgüne gönderilirler. Sovyet Rusya idaresi, Bulgaristan’ı ilhak eder. Artık Bulgaristan komünist rejimin idaresi altına girmiştir.

Devlet her şeye el koyar. Evlerinde yaşayan Bulgar aileler, tek bir odaya yerleşmeye mecbur kılınırlar. Viki ve Yosefin üç odalı evleri, üç ayrı aileyle paylaştırılır. Evlere sık sık baskınlar düzenlenir. Yosef bir keresinde hırsızlıkla suçlanıp hapse atılır. 48 saat sonra suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılır ama aile korku ve üzüntüden çöküntüye uğrar. Artık Bulgaristan yaşanası bir yer olmaktan çıkmıştır.

 

Yıl 1948. 17 yaşına gelen ve o yıl liseyi bitiren İtshakbir gün, annesine yeni kurulan İsrael Devleti’ne göç edeceğini bildirir. Orada yaşayan bütün Yahudi gençleri de aynı kararı almışlardır. Evde bir matem havası eser. Bir yandan tüm zorluklara rağmen, doğdukları, hayatlarını yaşadıkları yer olan toprakları, aile ocağı, diğer yanda, henüz yeni kurulmuş İsrael’e ve bir bilinmeyene tek başına gitmeye kalkan 17 yaşındaki bir erkek evlat. Uzun ve ateşli tartışmalardan sonra, kutsal topraklara göç etmeye karar verilir. Viki 35, Yosef 44 yaşındadır. İtshak ,11 yaşındaki Moşe, birkaç bavul ve sandıkla onları Hayfa limanına götürecek olan gemiye binerler. Viki kardeşi Eva’ya ve çocukları Neddy ile Şaşko’ya ağlayarak veda eder. Kanı, canı kızkardeşini orada bırakarak yola çıktığında hıçkırıklarını zor bastırmaktadır. Babası bir süre önce vefat etmiştir. Artık onları yeni bir hayat beklemektedir. “Sandıkta giysilerimiz, arkadaşım Lena’nın ve kardeşim Eva’nın yaptığı reçel kavanozları ve kitaplarımız vardı. Ama gönlümüzde de umutlarımız vardı. Gençlik insana mücadele gücü veriyor galiba” demişti, çok sonraları hikayesini bana anlatan çok sevgili Tante Viki, yani Yosef dayımın sevgili ve tatlı karısı.

1948 yılının Ekim ayında, gemi Hayfa limanına demirler. Bulgar Yahudisi göçmenler, kutsal topraklara, atalarının yurduna ayak basarlar. Genç İsrael devleti yeni gelen muhacirleri önce “Maabarot” denilen çadır kamplara yerleştirirler. Yitshak ertesi gün askere alınır. Oğlan, diğer gençlerle birlikte kamyonlara binip, neşeyle onlara el sallar ve gözden uzaklaşır. Viki’nin iki eli yanlarına sarkmış, gözyaşlarıyla öylece kalakalmıştır. Dayım Yosef ve diğer göçmen erkekler, tahsillerine ve seviyelerine bakılmaksızın, işçi olarak işe alınırlar. Dağları delerler, tüneller kazarlar, taş kırarlar, yol yapımında çalışırlar. Tıpkı bir zamanlar tüccar olan profesör veya bilim adamı olan diğer Yahudi erkekleri gibi, o da yapılanmakta olan genç İsrael Devleti’ne elleri,tırnakları ve alın teriyle destek verir.

 

Moşe & İtshak Sasson -1942 - Varna

8 ay boyunca çadırlarda yaşadıktan sonra, Hayfa’nın Neve Şanaan bölgesinde bulunan, terkedilmiş bir Arap evine yerleştirilirler. Viki, Haifa’ya daha evvelden gelip artık nispeten daha rahat yaşayan bazı tanıdık Bulgar kadınların evine giderek, gündelikçi terzi olarak çalışmaya başlar. Ünü kısa sürede yayılır ve müşterileri çoğalır. İki üç yıl sonra durumları oldukça düzelir. Sason ailesi devletin de verdiği katkı payıyla, Neve Şanaan’da güzel bir apartman dairesine yerleşirler. Askerliğini bitirmiş olan Yitshak, Sofya’lı göçmen Davidoff ailesinin kızı olan Dalia ile sevişip nişanlanır. Moşe oraya henüz 11 yaşındayken geldiği için, kısa zamanda tam bir İsrael’li olur. Okulunda çok başarılıdır ve futbolda yıldız olmaya adaydır. Bir süre sonra Hapoel Hayfa Futbol takımına kabul edilir, ardından lig maçlarında yıldız bir futbolcu olur. “Sas” diye anılır ve genç kızların sevgilisi olur. Moşe, 1961 yılında ben henüz 6 yaşındayken, İsrael Milli Futbol Takımı ile birlikte gelerek, Türkiye Milli Futbol Takımı ile Mithat Paşa Stadyumu’nda (İnönü Stadyumu) maç yaparlar. O devrin futbol yıldızı Can Bartu ile yan yana geldiklerinde birbirlerine ne kadar benzediklerini görünce, gazetecilere, gülerek ve sarılarak poz verirler. Can Bartu ve Moşe Sason ”Sas” “ ikiz futbolcular” olarak gazete manşetlerine çıkarlar. Moşe İstanbulda iken, bizim Bahariyedeki evimize gelir. Artık çok yaşlı olan babaannesi Sara’yı kollarına alır, öper, kucaklar. Halaları Suzan, Veneta ve annem İda’ya sarılır, ağlaşırlar. Sonra onu Moda’ya, ”Koço Lokantası”na götürürlerken, yolda annemin koluna girer ve onunla şakalaşır. ”Halam olduğun anlaşılmıyor, harika görünüyorsun, sanki kız arkadaşım gibisin” der. Cebinden bir fotoğraf çıkarır ve kız arkadaşının resmini gösterir. Bu kız daha sonra evleneceği Polonya kökenli Naomi Samet’dir.

 

Sason Ailesi – 1958 - Hayfa

İtshak ve Dalia, Eylül 1955 yılında evlenirler. Aynı yıl aralık ayında annem beni dünyaya getirir.

Dalia & İtshak Sasson - 1955 - Hayfa

Ben iki buçuk yaşındayken, dayım Yosef ve Tante Viki İstanbul’a gelerek bizim evde 15 gün kalırlar. Anne Sara, sevinç içinde güzel oğlunu öpmeye ve koklamaya doyamaz. Evimizin o şenlikli günlerini ben hayal meyal hatırlıyorum. 1.90 boyundaki Onkle Yosef’in elimi tutarak Kadıköy Çarşısı’nda dolaşması gözlerimin önünde. Annemlerin bütün arkadaşlarını, abisi ve eşi onuruna düzenlediği uzun ziyafet sofrasını da hatırlıyorum. Dayımın kucağında, sofrada şarkı söylediğimi de. Tante Viki’nin alt bezlerimi çıkartıp, bana çişimi söylemeyi öğretmesini de. Yarım saatte bir beni lazımlığıma oturtması, ve tatlı sert sesi kulaklarımda… Ve postadan gelen mektupta, gelinleri Dalia’nın hamilelik müjdesinin gelmesi hep o günlerin zarfında olmuştu..

Doğan bebeğin adı Viki Sason’du. Artık ailemizde “Vikita” vakası vardı. Dayım Yosef’in mektuplarından Vikita’nın resimleri çıkıyordu. Anneannem Sara, bütün gün torun çocuğu Vikita’nın resmini öpüp duruyordu. Ben Vikita’yı daha hiç görmeden onu çok severdim. 1968 yılında ikinci çocukları Yosi Sason doğdu. Bu arada Moşe üniversiteyi bitirmiş ve sevgilisi Naomi ile evlenmişti. Genç çiftin sırasıyla Miri, Gal (Günümüzde dünyaca ünlü kabalist ve astrolog olan Gahl Sasson) ve Lior adlı üç çocukları oldu.

Tante Viki o denli ünlü bir terzi oldu ki, artık müşterilerine yetişememeye başladı. Onkle Yosef ise devlet demir yollarında emekli olana kadar çalıştı. 60’ların ortasında Hayfa’nın üçüncü katı olan Karmel’de harika iki ev satın aldılar. Dayımlar ve İtshak’lar yanyana iki Carmel dağ manzaralı evlerde yaşıyorlardı. İtshak, telex uzmanı olarak Posta idaresinde çalışıyor, ayrıca yarı zamanlı olarak Technion’da bu konuda öğretim görevlisi olarak çalışıyordu. Hatta 56, 67 ve 73 savaşlarına istihbarat uzmanı olarak katılmıştı. Karısı Dalia ise bir lisede öğretmendi. Moşe doktorasını verdikten sonra, Kanada’da British Colombia Üniversite’sinde post doktorasını yaptı. Dönüşünde, Hayfa’daki Technion Üniversite’sinde, “Fizik Tedavi ve Spor Sakatlıkları” kürsüsünde profesör oldu. Karısı Naomi ise lisede İngilizce öğretmeniydi.

Ben annem ve babamla 1971 ve 73 yılında İsrael’e yaptığım ziyaretlerde, dayım Yosef’in evinde kalmıştım. Vikita ile sıkı ve sevgi dolu bir dostluk kurmuştuk. Bütün aile ile kopmaz bağlar kurmuştuk, bu ilişki günümüzde de aynı sevgi ve saygı ile devam etmekte. Kuzenlerimin bütün çocukları evlenip çoluk çocuğa karıştılar. Vikita ilk oğlu Ofer’i, bense ikinci oğlum Hay Eytan’ı birkaç ay arayla dünyaya getirmiştik. Kuzenim Moşe’nin büyük kızı Miri, babasının izinden giderek, Gıda ve Kimya Mühendisi olarak, Technion Üniversite’sinde profesör olarak çalışıyor ve ilk çocuğu Nitsan’ı evlendirdi.

Dayım Yosef 75 yaşındayken, ailesinin sevgi ve saygı dolu çerçevesi içinde yaşama veda etti. Son nefesine kadar Viki’sine hala aşkla bakardı. Tante Viki muhteşem bir kadındı, yaşlıyken bile güzel ve soyluydu. Avrupa’lı, saraylı kontesleri andırırdı, muhteşem giyinirdi. Kız torunları Viki ve Miri’nin gelinliklerini kendi elleriyle dikmişti. Çok kültürlüydü. Geç yaşına kadar önce dayımla, daha sonra arkadaşlarıyla tiyatro ve konserlere gider, şehirdeki hiçbir sanat etkinliğini kaçırmazdı. Viki 94 yaşındayken hayata veda etti. Oğlu İtshak, dört yıl önce, 84 yaşında iken sevgili karısı Dalia’nın kollarında yaşama gözlerini yumdu. Diğer oğlu Moşe ise bu gün 82 yaşında, eşi ailesi ve torunlarıyla, Carmel’de yaşamını sürdürüyor. Sizinle paylaştığım bu hikayenin tümünü ben 41 yaşımdayken, evinde birkaç gün konuk olarak kaldığım sevgili yengem Tante Viki anlatmıştı. Yıllar içinde, ben onun en yakın dostlarından biri olmuştum. Bana, sanki kendi kızıymışım gibi içini dökerdi.

İda Sarfetti, Naomi & Moşe Sasson- 2006 Roslyn& Hay Eytan Yanarocak Düğünü- İstanbul

Bir geçmiş zaman fotoğrafı daha anlatıldı ve bitti. Bir sonraki fotoğrafla, bakalım kimlerle yolculuk edeceğiz.