KADIKÖY’LÜ  KÜÇÜK SARA -32-

Eylül 1978 - Soni'nin 1., David'in 24. doğumgünü partisinden

1977 yılının sonbaharında havalar harika gidiyordu. Sanırım “pastırma yazı” dedikleri bir tatlı hava hüküm sürüyordu. Soni 15 günlük olduğu zaman, onu ilk defa mavi renkli yüksek arabasına koyup Modaya kadar gezmeye gitmiştik. Aslında benim sağlığım yerindeydi ama, eskilerin deyimi ile 40 günlük loğusalık döneminde yeni anne ve çocuk, pamuklar içinde korunurdu. Annem ve Tante Suzan da tabiidir ki bu konuda da kendilerini aşmışlardı.

Soni çok iyi ve sağlıklıydı, 53 cm. 3.450 gr. doğan çocuk, bir ayın sonunda 5 santim uzamış, 1.5 kg. almış, koca bir bebek olmuştu. On beş gün zorla da olsa anne sütü aldıktan sonra, tamamen greve gitmişti. Doktoru mecburen “Guigoz” adlı bir mamaya geçmişti. Oğlum biberona iştahla saldırırdı.

Her şey yolundaydı ama, David şimdi askere bir an önce gitmek ve dönüşünde hayata normal bir biçimde devam edebilmemiz için, iyi para kazanmayı hedefliyordu. Her hafta düzenli olarak askerlik şubesine gidiyor ve adeta yalvarırcasına onu askere almaları için ısrar ediyordu. Bir keresine şube başkanı olan yüksek rütbeli bir subay ,”Ben sizin kadar askere gitme sevdalısı birini görmemiştim” deyip, gülmüştü. Uzun sözün kısası David uzun uğraşılarının sonucunda 1978 yılının Nisan ayına askerliğe sevk kararı aldırdı. Çok memnundu.

77 yılının Kasım ayında İsrael’in kaderinin lehine gelişen bir olaya da televizyon sayesinde tanık olmuştuk. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat, İsrael Başbakanı Menahem Begin’in daveti üzerine İsrael’e resmi bir şekilde konuk ediliyordu. Bu bir mucize gibiydi. İsrael Devletinin en kuvvetli can düşmanı, barışmak üzere yapılan çağrıya yanıt vermiş ve İsrael Devletinin ve halkının konuğu olmuştu. Bu Kızıl Deniz Mucizesinin ikinci bölümü gibiydi. Mısır Firavunu, İsrael Ulusu ile barış yapacaktı. 18 Kasım günü bu ziyareti TRT aracılığı ile evlerimizde izliyorduk. Çok iyi hatırlıyorum, Sedat Kneset’te bir konuşma yapmıştı. O akşam onuruna verilen yemekte artık siyasetten çekilmiş olan Golda Meir de onun yanındaydı ve dostça gülüşüp sohbet ediyorlardı. Bu çok önemli bir girişimdi. Günümüze değin artık Mısır’la dikkate değer bir şeyin yaşanmaması, işte bu ziyaretin sonucunda gerçekleşmişti.

Ben David’in askerliğinin yaşatacağı duyguların ciddiyetini sanırım tam kavramamıştım. Soni 6. ayını bitirdiği zaman askerlik oldukça yaklaşmış, kapımıza dayanmıştı. Askere gitmeden on beş gün önce, David çalıştığı yerden ayrılmış, vaktinin tümünü Soni ve bana ayırmıştı. Bu arada bıyığını da kesmiş, saçlarını da oldukça kısa kestirmişti. İkimiz de ruhen ve mental olarak yeni hayatımızla senkronize olmaya çalışıyorduk. O kış Cuma akşamları kayınvalidemlere gidip Şabat yemeği yer ve vapurla eve dönerdik. Arabamız olmadığından bebeği götüremezdik. Çünkü hava buz gibiydi. On beş günde bir David’in abisi Hayim, kendi Soni’sini, Ester’i, kayınvalide ve kayın pederimi arabasına doldurur, karşı taraftan bize gelirlerdi. O günler gerçekten harika geçerdi. İki Soni de gürbüz ve çok güzel bebeklerdi. Kayınpederim ikisini birer kucağına oturtur, mutluluk sarhoşu olurdu. Onlara Fransızca bir çocuk şarkısı söylerdi. En sonunu ise “Kokorikoko Siyoniko’ko,kukkurikoo diye bitirirdi. Bizimkiler de ona pek bir şey anlamadan uzun uzun bakarlardı. O sert adam gitmiş, onun yerinde çehresi gülüşüyle gençleşmiş bir Grandpapa Siyon gelmişti. Torunların, sert kayaları bile yumuşattığına canlı olarak tanık oluyordum. Esterle benim sohbetlerimiz hep bebekler etrafında dönerdi. Biberonlar, emzikler, patikler havada uçuşurdu. İki bebeği yan yana benim karyolanın üzerine yatırıp altlarını değiştirirdik.

 

Grampapa Siyon, Büyük Soni ve Bizim Soni

İki Soni ...

Bu arada Soni tam 4 aylıkken ilk iki alt ön dişini çıkarmıştı. Gümüş kaşıkla çıt çıt hafifçe vurur o minik incilerin sesiyle mutlu olurdum. Ona diş hediyesi olarak, yumuşak deriden yapılmış, açık mavi renkte patikler almıştım. Oğlum çok yakışıklıydı.

Soni 7 aylık olduğu zaman, babası Tuzladaki Piyade Yedek Subay Okuluna gidip mülakata katıldı. Sonuç olarak Ankara Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulunda tankçı asteğmen olarak orduya katıldı. Tankçı eğitimi 4 ay sürecek ve sonra sınavlara gireceklerdi. Ardından kura çekilecek ve gerçek asteğmenlik görevi başlayacaktı. Birkaç gün içinde vakit geldi ve David askere, Ankara’ya gitti. İşte gerçek o zaman bütün çıplaklığı ile yaşama geçti.

Annemlerin evinde hayatım tabii ki rahattı. Evdeki tek görevim sadece oğlumla ilgilenmekti. Hatta evdeki temizlik günlerinde ben çantamı hazırlar, oğlanı arabasına koyar doğru ablama giderdim. Rina Soni’den tam bir yaş büyük olduğu için, benimkinin yanında kocaman dururdu. Ari 1. sınıfa başlamıştı. Çok tatlı ve zeki bir çocuktu ama çok az yemek yerdi. Rina da aynen onun gibiydi. Yediği şeyleri en az iki saatte bitirirdi. Ablam üzüntüden kahrolurdu. Ben onlara gittiğimde ablam Soni’ye sebze çorbasını içirirken, ben Rina’ya palyaçoluk yaparak ancak bir saatte bir kase yutturabilirdim. Ablam “keşke ben Soni’ye her gün yemek versem, içim açılıyor” derdi. O bize geldiğinde ise, akşamüstü öğününü Soni’ye yedirirdi. Ben ise şaklabanlık yaparak Rina’ya yedirirdim.

Özlem iyicene bastırmaya başlamıştı. Öyle numaraları çevir, sana hemen alo desinler öyle bir şey yoktu. Önce santrale bağlanılır, isim verilir, sonra Allah ne verdiyse, 10 saat veya bir bütün gün beklerdiniz ve Ankara bağlanırdı. Asker olduğu için de konuşma 5 dakika ile sınırlanırdı. Bir ay hiç görüşmedik. Bu arada babamla ben otobüsle Ankara’ya gitmiş, bazı tanıdıklar aracılığı ile Ankara’dan bir ikamet adresi gösterek, David’e evci kağıdı çıkartmıştık. İki kere taksiyle Zırhlı Birlikler Okulu’na gittiğim halde David’i görememiştim. Babamla Ankara’da Stad Oteli’nde kalmıştık. Gece David beni otelden arıyor ve konuşuyorduk. Merkez Komutanlığına gidip, ona evli evci belgesi çıkartmıştım. Böylece hafta arası bir gece dışarı çıkıp Gençlik Parkı’na giderdi ve etrafı gezerdi. Hafta sonları ise İstanbul’a gelirdi. Bu şimdiki gibi kısa ve basit bir yolculuk değildi. Ankara İstanbul arası 8 saat süren bir yolculuktu. Varan ve Koç otobüs biletleri daha pahalı olduğu için, az tanınmış firmalarla yolculuk ederdi. David bu otobüslere “Kelle Koltukta Turizm Şirketi” derdi. Cumartesi sabahları çok erken saatte eve gelirdi. Teni açık havada eğitim yapmaktan bronz rengi olmuştu, ben onun yanında sarı benizli gibi kalırdım. O kapı ağzı buluşmalarının sevinç ve heyecanını tarif etmek olası değil. Önce yıkanır ardından altın rengi saçları olan bebeğine sarılırdı. Çocuk tatlı, tombul ve güler yüzlüydü. Artık emeklemeye başlamıştı. O kadar çevikti ki, sonsuz bir hızla emekleyip evin içinde turlar atardı. Onu pusete koyup gezmeye çıkardık. O günü mutluluk içinde geçirir, akşam bebeği annemlere emanet edip önce yemeğe, sonra dans etmeye diskoya giderdik. Malum o henüz 24, ben ise 22 yaşındaydık. Yaşımızın bize istettiği şeyler vardı. Pazar günleri sabahları bazen arkadaşlarımızla buluşurduk. Zaten akşamüstü saat 4 gibi Kadıköy’deki Gazanfer Bilge otobüs şirketinin otobüsüne biner ve giderdi. Bu gidişlerinde onunla beraber, lise ve fakülteyi birlikte okudukları sevgili Niso Danon da olurdu. Şimdi de yedek subay okulunda yine yan yanaydılar. Asteğmen kıyafeti ve şapkası David’e çok yakışırdı. Babamın ona gururla baktığını çok iyi hatırlıyorum. David’i yolcu ettikten sonra babamla ağır ağır eve dönerdik.

Dağıtım ağustos ayındaydı ve tabii çektiği kura sonunda nereye gideceğini öğrendiğinde David kara kara düşünmeye başladı. Eh kolay değil, çektiği yer Ağrı Dağı eteklerindeki Doğubeyazıt’tı. İşte asıl güçlük şimdi başlıyordu. Kuradan sonra Ankara’dan eve geldiğinde bana Doğu Beyazıt’a gideceğini söylediğinde önce tam idrak edemedim. Okul döneminden kalan atlasımı açıp bakınca Doğubeyazıt’ın İran sınırında olduğunu gördüm. Kulağıma neyle üflenen mezarlık ilahileri çalınmaya başlamıştı. Buna göre demek ki birkaç ayda bir görüşebilecektik. Teslim olana kadar 15 günlük bir izni vardı. Bu tatilin tam ortasında 10 günlüğüne Heybeliada’sına giderek, David’lerin yazlık evinde kaldık. Adaya gidiş yolculuğu çok komikti. Soni’nin büyük arabasının üzerine parçalara ayrılan portatif karyolası ve büyük bir yol çantası ve kocaman tepeleme, dolu bir valiz, Soni ise pusetinde, cümbür cemaat vapura bindik ve Heybeli’ye gittik. Kayınpeder bizi iskelede bekliyordu. Oğlanı kaptı önden gitmeye başladı. Biz de gülmekten kırılarak, ağır ağır atlı arabaya bindik. Daha doğrusu valiz ve çantalarla ben bindim. David de büyük bebek arabası ve karyolası ile yürüyerek geldi.

Bütün aile küçük prensi karşıladı. Kucaktan kucağa gidiyordu. Çocuk çok şekerdi,10 aylıktı, artık”“anne, baba, dede, mam mam “diyordu. Herkese kendince cevaplar veriyor, herkese gülümsüyordu. Heybeli’de günler çok güzel geçiyordu. Denize gidiyorduk. Kayınvalidemle çamlara yürüyüş yapıyorduk. Canım benim, o da oğlunun ve torununun tadını çıkarıyordu. O hiçbir durumdan şikayet etmeyen çok soylu bir kadındı. Ama ben torununu kucağına almayı, oğlunu çok özlediğini o kadar iyi biliyordum ki, o yaşımda da empati yapabiliyordum. Arkadaşlar, aile, Büyükada gezmeleri, plaj ve akşam yemekleri derken vakit gelmiş 10 gün uçup gitmişti. Kadıköy’e eve döndük.İki gün sonra 5 Eylül, yani David’in doğum günüydü.

Heybeliada ‘da kaldığımız günler içinde David’in teyzesi Tante Rejin’in oğlu David ve eşi sevgili Ketty’nin ikinci çocukları doğmuştu. Selim artık “Aslan” adlı küçük bir erkek kardeşe sahip olmuştu (9 Ağustos 78). O yıllar bebeklerin peş peşe doğdukları ve ailelere sevinçler yaşatan yıllardı.

5 Eylül’de Asker Ağa’nın 24. doğum gününde Soni’nin 1. yaş doğum günü partisi yaptık. Eve her iki tarafın ailelerini ve yakın arkadaşlarımızı davet etmiştik. Bu erken parti David’in iki gün sonra Doğubeyazıt’a hareket etmesi gerektiğinden kaynaklanıyordu.

Parti sofrası harikaydı, küçük beyin pastası Baylan’dan alınmıştı. Üzerinde adı yazılıydı, minik bir vişneli likör kadehi kenarına saplanmıştı. Kocaman 1 sayısı ve başak burcunu temsil eden bir altın rengi süs de vardı. O gün çok mutlu bir gündü. Herkesin kucağında bir bebek vardı. Ester 14,5 aylık kendi Soni’sini, Venezya 2 yaşını bir gün önce bitirmiş olan Rina’yı (4 Eylül),ben de kendi Soni’mi kucağımızda gezdiriyorduk. Ari artık 2. sınıfa başlamış, incecik ve uzun boylu bir delikanlı olmuştu. Onu da babam omuzlarının üzerinde gezdiriyordu. David’e üzümlü bir jöle hazırlamıştım. Üzerinde krem şanti ile David 24 yazmıştım. Önce David jöledeki mumları üflemiş, sonra sıra Soni’nin pastasının mumuna gelmişti. O kahkahalar, alkışlar ve mutluluk nidaları hala kulaklarımda çınlıyor.

 

 

 

David-Soni-Ben-Annem-Rina-Venezya

David, ertesi sabah Doğubeyazıt’a gitmek üzere, Yeşilköy’den uçağa binerek Erzurum’a uçtu. Ondan sonra Ağrı otobüsüne binip 5 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Doğubeyazıt’a varmıştı. Bulutların aşağıya kadar inip tankları gizlediği ulu Ağrı Dağının eteklerinde, 14 ayını geçireceği yere ulaşmıştı. Nuh’un tufandan sonra ayak bastığı Ararat Dağı’nın eteklerinde şimdi Nuh’un Sam(Şem) kolundan torunu David Kohen oraları arşınlayacaktı. Bizi uzun ve meşakkatli bir ayrılık ve özlem dönemi bekliyordu. Ama David sakin ve olgun hali ile kendisini mutlu edecek olan çıkış yolları da yaratıyordu tabii ki.

Soni hızla büyürken, ben kendimi tamamen ona vererek, kriz derecede kitap okuyarak ve David’e her gün bir mektup yazarak günlerimi geçiriyordum. Postacı bizim sokağa her gün saat 12 gibi girerdi. Beni çok iyi tanırdı. Ben onun sokağın başında görünmesini pencerede beklerken, yukarı bakar ve elindeki zarfı sallayıp gülerdi. Ben aşağı uçarak iner, mektubu elinden alırdım. Size o andaki sevincimi anlatamam. Heyecanla zarfı açar, yutar gibi okurdum. Bazan içinden kurumaya yüz tutmuş bir kır çiçeği, bazen bir “Silahlı Kuvvetler" sigarası çıkardı. Sigaranın üzerinde “I Love You” yazardı. Ben de o gece ona cevap yazarken, onun da dudaklarına değmiş olan sigarayı içerdim. Mektubun altını da dudaklarıma kırmızı ruj sürerek öptüğüm imza ile mühürlerdim.