KADIKÖYLÜ KÜÇÜK SARA -38-

1982

1982 yılında evi satın aldıktan sonra, ilk işimiz kat kaloriferi tesisatını ve sistemi kurmak oldu. Mazot tankı arkadaki balkona, cihaz ise küçük alaturka tuvaletin üzerine konuldu. Parke cam cila, boya badana, temizlik derken, yeni evimize taşındık.

Eve gelen taşınabilir röntgen aletiyle çekilen röntgen sonucunda, tam 2 ay sırt üstü yatan annemin kaburgaları ve pelvis kemiğinin tamamen kaynadığı tespit edilmişti. Ortopedist Prof. Dr. Kut Sarpyener eve gelmişti. Röntgeni inceledikten sonra, doktor annemi törenle yatağından kaldırdı. Biraz yürüttü ve annem artık kötürüm olmadığına dair ikna oldu. Evde bir bayram havası vardı. Emekler boşa gitmemişti. Bunu da atlatmıştık.

Bu arada Banker Kastelli adında bir iş adamı o sırada piyasayada para rüzgarları estiriyordu. David bir gün,” Bu Kastelli’ye 4 günlüğüne 100 bin lira para yatıralım, 4 günlük faizle eve yeni perdeler yaptırırız” dedi. Ertesi gün parayı verdi, ben Altıyol’da, Efes Çarşısının içindeki Kastelli Şubesine gidip parayı yatırdım. Bu hikaye gerçekten traji-komik. Ertesi sabah zil çaldı, babam gelmiş, kapı ağzında David’le fısır fısır konuşuyorlar. Atladım ve bağırarak “ne oluyor?” diye sordum. David bana dönüp, “Banker Kastelli iflas etmiş, devlet paralarına el koymuş” dedi. Ben önce idrak edemedim, sonra değil perde parasının, 100 bin liranın da kuş olup uçtuğunu anladım. David yine çok sakindi, babamla beni yatıştırdı ve “takip edelim bakalım neler olacak?” dedi.

O sırada bu toplu paraya çok gereksinimimiz olduğu için David babasından borç para alarak ve birkaç ay sonra iade ederek bu krizi de kansız atlatmamıza ortam sağladı. Bu Banker Kastelli olayları neydi?

Esas adı Abidin Cevher Özden olan Banker Kastelli, 1970’li yıllardan itibaren finans piyasalarında ismini duyurmaya başlamıştı. Bununla birlikte Kastel İnşaat 1975 yılında batmıştı. Azimli ve kararlı bir insan olan Cevher Özden iş hayatına devam etmiştir. Bankerliğe hız vererek kısa sürede işlerini ilerletmiştir. 1981 yılında alınan 24 Ocak kararları ile serbest piyasa ekonomisine geçilmesi sonrasında esas patlamasını yapmıştır. Bu dönemde Türkiye’nin en önemli oyuncuları Kastelli’nin reklamlarında oynamıştır.

100 binlerce insanın güvenip parasını teslim ettiği ve o dönem takribi 100 milyar Türk Lirası büyüklüğünde bir fonu yöneten Banker Kastelli’nin çöküşü, bankaların mevduat sertifikası vermeyi bırakması ile başlamıştır. Bunda 1980 darbesinin de çok etkisi vardır. Banker krizinin patlaması ile yurt dışına kaçan Cevher Özden yakalanarak yurda getirilmiş ve 255 gün hapis yatmıştır. 8.5 yıl süren yargılama sonunda ise Banker Kastelli beraat etmiştir.

Bu skandal sonucu o dönemde başbakan yardımcısı olan Turgut Özal istifa etmiştir. Daha sonra 1984 yılında çıkarılan bir yasa ile devlet tarafından el konulan 3 banka aracılığı en fazla 200 bin lira kaptırmış olan vatandaşlara, paraları faizsiz iade edilmiştir. Bu Kastelzedelerden bir olarak, 1984 yılında İstanbul Bankası’na giderek gasp edilen 100 bin liramızı geri alabilmiştik.

Bu olaydan alınan ders ise “kısa günün karı”nın insana büyük zarar verebileceğiydi.

1982 yılının Eylül ayında Soni’nin 5. yaşını yeni evimizde kutlamıştık. Annem bile gelebilmişti. Yeni evi ilk defa o gün görmüştü. Herkes huzurluydu. Evimizi kutlamıştık. Minik oğlumuz da artık bir delikanlı olma yoluna girmişti.

 

O sene 13 Eylül günü Rina 1. sınıfa başlamıştı. Soni ise tam o gün 5 yaşını bitirmişti. Onu Rina ile aynı sınıfa koyup misafir öğrenci olarak okula verdik. Siyah önlüğü, beyaz yakası ve tam tertibatlı çantası ile ilk birkaç gün Rina’yla güle oynaya okula giderken, bir gün ders ortasında sınıftan çıkan Soni, müdürün odasına giderek, bir telefon etmek istediğini söylemiş. Müdür çok şaşırmış ama telefonu Soni’ye vermiş, bizim evde o dönemde telefon olmadığından, Soni annemi aramıştı. Ben de tesadüfen o sırada annemlerdeydim ve telefonu açtım. Soni karşımda “beni gelip alır mısın lütfen, ben bu kadından hoşlanmadım”, dedi. Kadın dediği öğretmen Hadiye hanımdı. “Ne oldu?” diye sordum. ”Sen gel, ben müdürün odasındayım, gelince anlatırım” dedi. Okul eve çok yakındı, ben de hemen yola koyuldum. Okula geldiğimde, onu Müdürün odasında bir koltuğa oturmuş bir halde beni beklerken buldum. Odaya girince müdür, hayretler içinde çocuğun kararlılığını ve sakinliğini anlattı. Öğretmeni de odasına getirtti. Hadiye hanım alı al moru mor ”Soni ne oldu?” deyince bizimki kaşlarını çattı ve “Hesap sayacım yere düştü, ben onu almak için eğilince, siz oyun oynadığımı sanıp, bana bağırdınız ve abaküsümü elimden alıp geri vermeyeceğinizi söylediniz. Ben de bana inanmadığınız için sınıftan çıktım. Siz beni konuşturmadınız bile. Ben artık bu sınıfta olmak istemiyorum. Zaten misafir öğrenciyim, kaydım bile yok“ dedi. Müdür, öğretmen ve ben gülmemek için kendimizi dizginliyorduk. Bunları sakinlikle söyledikten sonra, sonunda sinirleri bozuldu ve yanaklarından aşağı gözyaşları düşmeye başladı. Ben izin isteyerek çocuğu topladım ve eve döndük. Yolda bana kesinlikle kendisini savunmaya izin vermeyen bir öğretmenle durmak istemediğini anlattı. “Üzülme, ben daha küçüğüm. Seneye okula giderim“, dedi.

Soni’yi okula dönmeye hiçbir şekilde ikna edemedik ve yeniden eski hayatımıza döndük. Nedir ki, ben daha ilk günden dergi ve fiş paralarını ödediğim için, Rina her yeni dergiyi ve fişleri alıp Soni’ye veriyordu. Biz de evde bunları günü gününe aynen çalışıyorduk. Sonuç olarak o sene kasım ayında Soni sular seller gibi okuyup yazmaya ve minik Cin Ali kitapları okumaya başlamıştı. İlerleyen aylarda matematik problemleri ve işlemlerine başlamıştık.

Böyle zaman akışı içinde 1983 yılına girmiştik. O sene Tante Suzan artık çok zayıflamış ve yemek istememeye başlamıştı. Şubat sonu ölmeye yattı. Annem ona bir bebek gibi bakıyordu ama, onun yaşam alevi gitgide küçülüyordu. Mart ortasında uykusunda uçtu gitti. 75 yaşındaydı. Çok hüzünlü ve acılı bir hayat yaşamıştı. 18 yıllık eşi onu terk edip İsrael’e gitmişti. Teyzem ondan asla boşanmadı. Annemle babam onu evlerine aldılar. O adeta ablamla benim ikinci annemizdi. Ari, Rina ve Soni’ye aşıktı. Hepimize verdiği emekleri asla unutamayız. Çocuklarımız onu çok severlerdi. Onları Ladino ve Bulgarca şarkılar söyleyerek uyuturdu. Çok fedakardı. Kibardı. Annemin üzerine titrerdi. Ama bir kardeşin evinde, 25 yıl boyunca öylece yaşamak kanımca onun için hiç de kolay değildi. Duygularını hiç belli etmez, yanımızda ağlamazdı. Sadece radyoda “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” şarkısı çaldığı zaman, başını öne eğer, gözyaşlarını içine akıtırdı. Ben bu gün hala bu şarkıyı dinlediğimde, teyzemi hatırlar ve onun için gözyaşlarımı tutamam.

Teyzem öldükten sonra annem büyük bir depresyon geçirdi. Ömrünün neredeyse tümünü ablasıyla geçirmişti, şimdi onun eksikliği ile çılgına dönüyordu. Sonuç olarak ülseri azdı ve korkunç acılar çekmeye başladı. Bir gün Gastoenterelog olan doktoru Prof. Dr. Öznur Kuşakçıoğlu’na gittik. Baktı, konuştu, teyzemi ve acılarını anlatınca, ona ilaçlarını yazdıktan sonra, bana döndü. Genç kızlığımdan beri beni tanırdı ve “Sen neler yapıyorsun, evlendin mi? “diye sordu. Ben de evlendiğimi ve 5,5 yaşında bir oğlum olduğunu söyledim. Doktor bana “annen şu anda büyük bir boşluğa düştü, o yüzden ülseri nüksetti. Sen hemen annene bir yeni torun doğur. Annen bebek için sana yardım ederken iyileşecek” dedi. Ben gülmeye başladım ve başka çocuk düşünmediğimizi söyledim. O da güldü “sen yap bir bebek” dedi.

Biz eve döndük, akşam olanları David’e anlattım. “Daha evin borcu bu ay bitiyor, olmaz öyle şey“ dedi. Ama ben zaten her zaman iki çocuğum olmasını istiyordum. Hatta Tante Suzan, son demlerinde bana “Soni’ye bir kardeş yap, insanın hayatta bir kardeşi olmalıdır. Birlikte dertleri ve sevinçleri paylaşırlar” demişti. Uzun lafın kısası, o sene mayıs ayının sonlarına doğru bebek beklediğimizi öğrendik. Ev borcumuz da bitmişti. Annem bu haberi alınca gerçekten canlandı, babamın da yüzü güldü. Babama bir oğlum olursa adını Hay Eytan koyacağımı söyledim. Onun adı Hayim’di ve oğlan Hay olacaktı. Eytan ise demir gibi güçlü demektir. Ben bir gün Hay Eytan isimli bir oğlum olacağını rüyamda görmüştüm. Bunu zaman zaman birileriyle paylaştığım zaman, bıyık altından güldüklerini hissetmiştim. Bu rüyam hakkında da kimseye bir şey kanıtlamaya ihtiyaç duymuyorum. Sadece anılarımın içinde yer aldığından ve kayda geçmesini istediğimden anlatıyorum.

Hamileliğimin ikinci ayında aynı Soni’de olduğu gibi yine ufak bir kanama geçirdiğimden, yine bir haftayı kanapede uzanarak geçirmiştim. Tabii annem her gün geliyor, ortalık, yemek pişirmek derken kendini tamamen unutuyordu. Aslında doktor söylediklerinde çok haklıydı. Annem için yeni bir amaç vardı artık. Soni de kardeşi olacağı için çok sevinçliydi. Rina devamlı karnımın üzerine parmağını koyuyor, “bebe” diyordu. Ari Kadıköy Anadolu Lisesi'ne gidiyordu. O da hamileliğimi ilgiyle takip ediyordu. Kuzen çetesi giderek genişliyordu.

Eylül ayı gelince Soni gerçek okul çağına gelmiş ve Gül Apartmanı'ndan komşumuz olan ve Soni’yi çok seven Ülkü Yılmaz öğretmenin sınıfına yazılmıştı. Soni ilk gün Ülkü hanımı gördüğü anda gözleri parlamıştı. Öğretmenini o kadar çok sevdi ki, bu gün hala, artık epeyi yaşlanmış olan öğretmenini İsrael’den arar ve onunla uzun uzun konuşur. Kadın ise mutluluktan ne diyeceğini bilemez. Soni zaten okuma yazma ve her şeyi bildiği için 1. sınıf onun için oyun ve keyifle geçti. O sene ilk defa evden ayrıldığı için, sürekli hasta oluyordu. Bereket, dersleri kaybetme derdi olmadan, o seneyi epeyi devamsızlık yaptığı halde, problem olmadı. Ama gelin bir de bana sorun. Gitgide büyüyen karnımla ve Soni ile uğraşmaktan iflahım kesiliyordu.

Bu arada 1983 Kasımı’nda Tante Veneta’nın eşi Onkle Bohor ağır bir felç geçirerek vefat etmişti. Ondan üç gün sonra da babamın büyük ablası halam Tante Palomba vefat etmişti. İkisinin de "şiv'a"ları (7 günlük yas dönemi) annemin evinde olmuştu. Teyzem ve kuzenim Aşer acı içindeydiler. Babam da ablasını kaybetmişti. Peşpeşe cenazeler ve her akşam evde yapılan yas duaları ile hepimiz gamlı ve üzgündük. Çocukluk ve gençliğimizin bütün yakın aile sakinleri yavaş yavaş eksiliyorlardı. Hasılı ben 5. ayımdan itibaren hep sıkıntı ve hüzün içindeydim. Bu hamilelik dönemi birincisi gibi değildi. Artık yaşamın yükü sırtımıza binmişti. Eskisi kadar kolay sevinip, kahkahalar atamıyorduk. Böyle bir ruh hali ve 6 aylık hamile olarak aralık ayında 28 yaşımı bitirdim. O gün yanımda ablam ve çocukları, annem ve babam ve Fügen vardı. Fügen de bebeği heyecanla bekliyordu.

Evimizin üst katında oturan Canan ve Dursun Karalı çifti ile çok yakın arkadaş olmuştuk. Canan’la yaşıttık. 10 yıllık evliydiler, ama çocukları olmuyordu. Sürekli tedavilere gider ve benimle paylaşırdı. Ben hamileyken, o da bana çok yakın ilgi gösterirdi. Yeni bebek için faşadura (bebek bezi kesme töreni) bile yapmamıştım. Hem ailenin keyfi yoktu, hem de ben bunu gereksiz görüyordum. Aslında ben her zaman sade bir hayatı yeğlemişimdir. Annemle Sümerbank’tan aldığımız patiska kumaşı ablam kesmişti. Sonra da Moda Divan Pastanesi’nden aldığım fıstıklı, çikolatalı pastadan yemiştik. Böylece bez kesilmiş ve annem bebek için bir gömlek dikmişti. Usulde doğduğu anda, eskiden doğum evlerde yapıldığından, evin büyükleri yeni doğmuş bebeğe bu gömleği giydirirlerdi. Biz tabii ki hastanede doğuruyorduk. Ben Soni’ye gömleğini evde ilk banyosunu yaptıktan sonra 3 günlük sünnetliyken giydirmiştim. Bu bebeğe de öyle yapacaktım. Ablamın çocuklarından ve Soni’den kalma o kadar çok kıyafet ve çamaşır vardı ki hepsi yıkandı, ütülendi. Koca bir şifonyer doldu. Yeni olarak sadece bir takım zıbın, çorap, eldiven ve başlık aldım. O da hastane çıkışı yepyeni giydirmek için. O sırada geleneği de kulak arkası etmemiş, 8 kişilik bir törenle geçiştirmiştim. Ablamın kayınvalidesi Madam Recina Altaras da bebek için, mermerşahiden, tığla bir yığın mendil işlemiş, hazırlamıştı.

İkinci bebeğin döneminde, cinsiyeti artık ultrasound aletiyle görülüyordu. Çekime gittiğimde bebeğin ellerini, ayaklarını, hatta omurgasını bile görebilmiştik. Doktorum Can Daver’den, sürpriz olmasını istediğimden bebeğin cinsiyetini söylememesini istemiştim ama “erkek olduğuna eminim” dediğimde gülmüştü. Emindim çünkü içimde Hay Eytan vardı. Gelecek günler bize zaten her şeyi gösterecekti.