KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA -40-

-Fotokopi yılları-

Hay Eytan doğmuştu ve doludizgin yeni hayatımıza başlamıştık. Hay çok iyi bir bebekti. Anne sütü ile besleniyordu ve kilosu çok dengeliydi. Soni ona bayılıyordu. David artık iki çocuklu bir aile babasıydı, çok yoğun çalışmasının yanı sıra, evdeyken de bana çok yardımı dokunurdu. Soni ise kardeşine, küçük bir baba gibiydi. Onun her şeyiyle yakından ilgilenirdi.

Hay 3 aylıkken ben çok ağır ve ateşli bir grip geçirdiğim için, onu mamayla beslemeye başlamıştık. İyileştikten sonra da artık sütten kesilmişti. Çok iştahlı bir bebekti. Elma suyuna bayılırdı. İlk aylarda başladığı sebze çorbasını yutarcasına yerdi. Peyniri damağı ve dili arasında ezer ve “dayın, dayın” diye iştah sesleri çıkarırdı. Çok hızlı büyüyordu ve en çok da uyumayı severdi. Bıraksanız neredeyse hep uyurdu.

7 aylık diş çıkarmaya başlayınca, doktora abone olduk. Neredeyse iki haftada bir ateşlenirdi ve haydi doktora. 1984 yazında Soni 2. sınıfa, Rina 3. sınıfa geçmişlerdi. Ari de artık orta okul öğrencisiydi.

 

1984 ayının mart sonunda, Ari Bar- Mitzva’sını yapmıştı. Hay’ı sinagoga portbebesine koyup götürmüştük. Sanırım 40 günlüktü. Ablam o gün çok güzeldi. İlk bebeğimiz Ari artık delikanlı olmuştu. O akşam aile efradı, Boğaz’da bir restoranda yemek yemiştik. Hay'ı da David’in abisi Hayim'lerin evine bırakmıştık. Güzel bir geceydi ve biz ilk olarak uzun bir zamandan sonra, giyinip kuşanmış ve topluma karışmıştık.

Ari'nin Bar Mitzvası - Mart 1984

Aynı ay içinde, halamızın oğlu Avram Kalvo’nun oğlu Sami Kalvo’nun da Bar- Mitzva’sı Hilton otelinde yapılmıştı. O aklan için kayısı rengi bir gece elbisesi almıştım. Üzerine de David’in doğum hediyesi olan kızıl tilki, uzun kürk mantomu giymiştim. O devirlerde kürk giymek şimdiki gibi ayıp olarak karşılanmazdı. Herkesin kürkleri vardı. Şimdilerde hayvan hakları dolayısı ile insanlar, ben de dahil olmak üzere kürklerimizi giysi dolaplarının derinliklerinde saklıyoruz..

Geçmiş zaman böyle akarken, ağustos ayının başında ilk defa bir yaz tatiline çıktık ve Tekirdağ’daki Kumbağ Miltur Tatil Köyü’ne gittik. Hay’ın portatif karyolasını da yanımızda götürmüştük. Çocuklarımız iyi ve uyumlu çocuklar oldukları için problem yoktu. Her gün deniz ve havuz, etraftaki kişilerle güzel sohbetler derken, günün birinde ben günü birlik Edirne’ye gitmek istedim. Dördümüz arabaya doluşup şen şakrak yola çıktık. Edirne’ye vardık. Selimiye Camii, çarşı ve özellikle de Bedesten kapalı çarşısını gezdik, çünkü bir zamanlar babaannem Venezya Sarfati’nin orada hububat dükkanı varmış, babam hep anlatırdı. Yıkık duran sinagogu ve Kale İçi’ni gezdik. Orada satılan meşhur meyve şeklindeki sabunlardan ve küçük bir teneke beyaz peynir aldık. Her şey çok keyifliydi. Babamın memleketini ilk defa görmüş ve çok duygulanmıştım.

Dönüş yoluna çıkmadan, Hay’ın yoğurdunu ve bisküvisini yedirdik. Altını değiştirdik. Yolda, Soni de sevdiği krakerlerden atıştırıyor, teypte çalan şarkılara neşeyle eşlik ediyorduk. Bir süre sonra hava karardı ve arabamızın elektrik sistemi bozuldu. Farlar, reflektörler, teyp, korna hiçbir şey çalışmıyordu. David’le bakıştık ve Soni anlamasın diye hiç tepki vermedik. Aniden yoldaki ışıklar ve yerdeki beyaz çizgiler da yok oldu ve biz başka arabaların farlarını takip ederek ilerlemeye çalıştık. Yolun iki yanında tarlalar vardı ve asfaltın iki yanı da düşük banketti. Yani o karanlıkta, farları yakamadan, yoldan çıkıp bir tarlaya düşmemiz işten bile değildi. Hay tok ve temiz olduğu için uyuyordu, Soni olayın farkına varmış ve “Ne olacak? Nasıl ilerleyeceğiz?” diye sorup duruyordu. Ona sakin olmasını ve babasını tedirgin etmemesini söylüyordum. Ama aslında ben de şeşi beş atıyordum. Birden bire epeyi gerimizden gelen bir arabanın farlarını görünce David’e; ”Dur, arabadan inip bu gelen arabayı durduracağım” dedim. İndim ve yolun ortasına çıktım. Üzerimde bembeyaz bir tişört vardı. Karanlıkta göze çarpıyordu. Araba durdu, şoförün penceresine gittim. Arabada üç gençten erkek vardı. Ben; ”İyi akşamlar, bizim arabanın elektrik sistemi bozuldu. Bu yolda ışıklandırma yok, önümüzü göremiyoruz. Arabada bebek ve küçük çocuk var. Lütfen bizim önümüze geçin, sizin ışığınızla Tekirdağ’a varalım” dedim. Şoför; “Hanımefendi bizim Tekirdağ’da cenazemiz var, haber aldık gidiyoruz, vaktimiz yok dedi”, ben de “Gittiğiniz kişi zaten ölmüş, ama bize yardım etmezseniz, biz de yolda kaza geçirip öleceğiz. Hem de dört kişiyiz, cenaze evi bekleyebilir” dedim. Adamlar bakıştılar ve “Tamam, ama bizim hızımıza ayak uydurun “dediler. Arabaya bindim ve David’e “Gazla ve hızını onlara göre ayarla” dedim. Arabanın peşine takıldık ve selametle Tekirdağ’ın merkezine vardık. Ellerimizi dışarı çıkarıp onlara el salladık. Merkezde bir park yerinde arabayı park ettik. Hemen bir taksi tutarak Kumbağ’daki Miltur’a geri döndük. Sağ salim geri varmıştık ama benim korkunç derecede başım ağrımaya başlamıştı. İçtiğim ağrı kesicilere rağmen bir türlü kesilmiyordu. David ertesi gün merkeze giderek arabanın elektrik aksamını tamir ettirip otele döndü. Bu şekilde üç gün sonra tatil bitti ve eve döndük. Aynı gün aile doktorumuza gittim. Meğerse o baş ağrıları yüksek tansiyonmuş. Bana kan tahlilleri ve basit bir tansiyon ilacı verdi. Kan tahlilleri tamamen temizdi ama tansiyonum zıp zıp inip çıkıyordu. Burnumun üzerinde büyük bir baskı hissediyordum ve kafam sık sık uyuşuyordu. Günde iki kere gidip tansiyon ölçtürüyordum ve hep yüksek çıkıyordu.

O Edirne gezisinde yaşanan dönüş paniği, beni bitirmişti demek. Ben her zaman kötü bir şey olduğu vakit, önce aslan kesilirim ve kahraman gibi davranırım. Ama ardılları hep tansiyon veya depresyon olarak geri döner. 29 yaşıma 4 ay kala bu illet beni yakalamıştı.

Bazen kendimi o kadar berbat hissediyordum ki, bir keresinde ablama “bu bebeği galiba sen büyüteceksin” demiştim. Herkes çok üzgündü, ben başımı dik tutamıyordum. Hep yatar vaziyetteydim. Görevlerimi mecburen yapmaya çalışıyordum. Sonunda o dönemin en iyi nörologlarından bir olan Dr. Josef Benbanaste ’den randevu aldık. Giyindim, kuşandım, dolmuşla karşıya geçtim ve David’le doktorun Nişantaşı’ndaki muayenehanesinde buluştuk. Doktor bizi içeri aldı. Ben o kadar şık ve güzeldim ki, Doktor, David’i hasta sandı. Ben gülerek ona korkudan, savunma mekanizması olarak kendime özendiğimi anlattım. Doktor da gülmeye başlamıştı. Beni uzun uzadıya tetkik etti. Sonunda” sizde nevroz oluşmuş. O gün yaşadığınız panik yüzünden bu haldesiniz” dedi. Bana Fransa’dan getirtilecek “Sargenor” isimli içilebilir, ampul şeklinde bir ilaç yazdı. Günde iki kez birer ampul kırılacak ve yarım bardak suya atılıp içilecekti. Diğeri ise “Visken” adlı bir tansiyon ilacıydı. O hafta, David ‘in iş yerinden, tesadüf eseri bir mühendis Fransa’ya üç günlük bir iş seyahatine gideceğinden, David reçeteyi ona verdi. Dördüncü gün ilacım gelmiş ve tedavim başlamıştı. Tedavi tam 30 gün sürdü. Tansiyon ilacımı da düzenli kullanıyordum Gerçekten de o ayın sonunda tamamen iyileşmiştim. Hayatım normale dönmüştü. Çocuklarıma sanki yeniden kavuşmuştum. Nedir ki tansiyon ilacım artık her zaman çantamın içinde olacaktı. Aşırı bir sinir veya korku geçirdiğim anda, haplar her zaman elimin altında olmalıydı.

Bu da bitmişti. Gazi olan ben 29 yaşıma böyle başlamıştım. 85 yılı geldi. 6 Şubat 1985 günü Hay Eytan tam bir yaşındaydı ve yürümeye başlamıştı. Yeniden diş çıkardığı için ateşi 39’du ve Lincocin iğne oluyordu. Ancak iki hafta sonra tamamen iyileşince aile içinde 20 kişilik bir doğum günü partisi yapmıştık. Oğlan altın bukleli, minik burunlu, çok hareketli ve neşeli bir bebekti. Ellerini sehpanın üzerinde duran kristallere uzattığı zaman ben ona “NO HAY” derdim. O da bunu öğrenmiş, elini uzattığı anda, kendi kendine “NO GA!” der ve elini geri çekerdi. Kendi adını “Ga” olarak söylerdi. Abisi gibi erken konuşmamıştı. Tam 18 aylıkken ilk defa “Dede” demişti. Sonra da seri olarak cümleler halinde konuşmaya başlamıştı. Babam ilk defa –dede- demesine çok sevinmişti. “Çünkü o benim adaşım” demişti. Hay babama bayılırdı, ikisi devamlı gülüşürlerdi. Yani benim gibi, o da babama aşıktı.

O yaz bir kez daha Kumbağ’daki Miltur’a gitmiştik. Bu sefer yanımızda David’in kuzeni Hayim Yanarocak, eşi Terry ve Hay’dan 7 ay büyük olan oğulları Eliko da vardı. Ne tesadüftür ki Eliko ve Hay aynı gün 39 ateşle hastalanmışlardı. O gün tatili erteledik, ertesi gün ateşleri 37’lere inince yola çıktık. Yanımızda torbalar dolusu ilaç vardı. Tatil köyünün doktoru her iki oğlana da –Augmentine- iğne vuruyordu. Terry ile ben yemek hariç hep odadaydık. Böylece kendi çapımızda bir tatil yapmıştık. En azından çene çalıyor geyik yapıyorduk. Soni çok mutluydu, çünkü bebekliğinden beri Terry’ye bayılırdı.

 

Ağustos ayında salonun eşyalarını değiştirmiştik, beyaz brokar kumaştan berjer koltuk takımı, mermer sehpalar, yine ceviz ağacından yemek odası takımı ve vitrin almıştık. Yerlere duvardan duvara beyaz halı kaplanmıştı, salon için ikinci bir renkli televizyon ve cam dolabı içinde bir müzik seti alınmıştı. Perdeler beyaz tüldü ve etekleri gipür danteldi.

Ayrıca masif meşe ağacından yapılmış yeni bir yatak odası takımı da almıştık. Birkaç gün boyunca yeni ev taşınmış gibi salonu ve yatak odasının dolaplarını düzenlemiştim Tabii ki ablacığım hep yanımdaydı.

Böylece 1985 yılının 11 Aralık gününe ulaştık. O gün tam 30 yaşındaydım. Bu önemli yaştı ama, benim işim başımdan aşkın olduğu için yaşımın farkında bile değildim.

Doğum günümde masanın üstünde sütlü börek, Divan Pastanesi’nin çikolatalı bisküvileri, benim geleneksel kestaneli doğum günü pastam ve kaşarlı croissent’lar vardı. Masamda ablacığım Venezya, Rina, Ari, annem, babam, Soni, Hay ve Fügen vardı. Herkes çok mutlu ve neşeliydi. Soni benden daha heyecanlıydı. O sırada televizyonda okunan saat 17.00 haberlerinde sanatçı Adile Naşit’in ölüm haberi verilmişti. O kadar üzülmüştüm ki, gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. O çok tatlı, sevimli ve gülüşüyle herkesi fetheden bir sanatçıydı. Soni her akşam televizyonda onun “Uykudan Önce” isimli masal programını dinlemeye bayılırdı. Bütün çocuklara “Kuzucuklarım” derdi. Herkes onu çok severdi. Keyfim iyice kaçmış bir şekilde mumlarımı üfledim, herkesle tek tek kucaklaştım ve Fügen; ”Sara 30 yaşındasın, ne hissediyorsun?” diye sorunca ben “İnan ki hiçbir özel bir şey hissetmiyorum. Dün de Hay’ın altını temizliyordum, şimdi de temizlemem gerek, çünkü kokusu burnuma geldi bile” derken hepimiz kahkahalarla gülmeye başlamıştık. Ben ufaklığı alıp, poposunu çeşmede bir güzel yıkamış sabunlamış, kurulamış, ardından Pampers’ını bağlamıştım. 22 yaşımla tek farkım, o zaman Soni’nin alt bezlerini elden yıkarken, şimdi Hay’ın kirli Pampers marka bezlerini çöpe atıyor ve yenisini takıyordum. Artık alt bezlerini yıkamıyordum.

Hay’ın doğumuna yakın, Turgut Özal iktidara geldiğinden, ithal serbestisini getirmiş ve Türkiye şimdiye kadar hiç görmediği ithal mallara kavuşmuştu. Hay’ın biberonları, emzikleri, oyuncakları, meyve mamaları, hatta misafirlikte olduğumuz zaman ona kavanozundan yedirdiğim sebze mamalarını, ithal mallar getirten eczanelerde bulabiliyordum.

Keza yiyecekler de ilginçti,” La Vache Qui Ri” peynir çeşitleri alırdım. Soni hepsine bayılırdı. Kendime de eczaneden “Fa” markalı deodorant alırdım. Türlü çeşit parfümeri artık vitrinleri süslemekteydi. Bir keresinde Soni’ye ışıklar saçan, gürültülü bir oyuncak uzay tabancası almıştım. Bir sabah Soni’nin okula gidişini pencereden izlerken Hay, kaşla göz arasında tabancayı pencereden aşağı fırlatmıştı. O sırada evden çıkan komşunun çocuğu, oyuncağı kaptığı gibi koşarak uzaklaşmıştı. Soni eve dönünce komşuya gidip tabancasını isteyince, annesi “Bana ne! Geri vermiyoruz. Oğlum onu çok beğendi. Annen sana yenisini alsın” deyince Soni eve hayal kırıklığıyla dönmüş ve “anne, kadın oyuncağıma el koydu, inanamıyorum” demişti. Soni artık dünyanın kaç bucak olduğunu anlamaya başlamıştı. Henüz 20 aylık olan Hay’a “Bir daha pencereden aşağı bir şey atma” diye bağırmıştı. Sanırım birkaç gün sonra, Hay bu defa da pencereden aşağı iki küçük renkli cam küllük fırlatmıştı. Ondan sonra bir daha Hay salondayken pencereyi hiç açmamaya özen gösterirdik. Hay çok efeydi, kızdığı zaman ellerini beline koyar, yüzü kızarır ve bağırmaya başlardı. Fügen ona “Ali kıran, baş kesen” derdi ve çok gülerdik. Günlerimiz biraz hastalık, biraz eğlence, ders çalışmak, yemek yapıp, her gün çamaşır makinesi kurarak ve asarak, benim “fotokopi yılları”olarak tabir ettiğim gibi akıp geçiyordu.