KADIKÖYLÜ KÜÇÜK SARA-42-

1988 yılı geldiğinde, artık kış aylarında Eti ve Hayim Nifusi çiftiyle çok yakınlaşmıştık. Sık sık çocukları alıp Demirören Sitesi’ndeki yazlığa giderdik.

Bizim evde şömine vardı. Eve girer girmez David hemen şömineyi yakardı. Masayı kurardık ve yanımızda götürdüğümüz hazır pilaki, yaprak sarma gibi kutuları açar, sucukları şişe geçirip şöminede pişirirdik. Taze ekmeklerin arasına koyar sucukları ve eritilmiş kaşerleri yerdik. Çocuklar o kadar eğlenirlerdi ki etrafta kahkahalar çınlardı. Biz dördümüz de çok güzel sohbet ederdik. Her şeye çok kolay gülerdik. Serde gençlik vardı. Sohbete doyamazdık. Sonra ateşi söndürür ve evlerimize dönerdik. Çocukların üçü de; Suzika, Soni ve Hay çok iyi anlaşırlardı. Bu sucuk partilerine bayılırlardı. Bazen de hafta sonları buluşup yemeğe çıkardık. Ayda bir kere de yazlık sitedeki çiftlerden birinin evine giderdik. Tabii ki şehirdeki kışlık evlerine. Aramızda üç Türk, bir Ermeni çift ve Nifusi’lerle biz vardık. Sırasıyla toplanır ve çok eğlenirdik.

Hay artık büyümüştü ve eskisi kadar çok hastalanmıyordu. Annemlere gitmeye bayılırdı. Özellikle yemeklerini çok severdi. “Granmama İda’nın servisi çok iyidir” derdi. Annem de ona bayılırdı. “Oğluma tencere yemekleri pişiriyorum” deyip mutlu olurdu. Soni bazı sabahlar erken kalkar annemlere gidip onlarla sabah kahvesi içerdi. Ardın babamla caddeye çıkar, onu dolmuşa bindirip, kendisi de okuluna giderdi. Annem ve babam çok fedakar ve sevgi dolu insanlardı. Torunlarına deli divane olurlardı.

88 yılı Aralık ayındaki 32. doğum günümü yine aynı takımla toplanarak kutladık. Ailem ve Fügen. Fügen artık ailemizin bir parçası gibiydi. Divan’ın kestaneli pastası yine masanın tam ortasındaydı.

 

Soni'nin karne gününde Fügen ile birlikte

Çocuklar hızlı büyüyorlardı. Ari artık 17 yaşına dayanıyordu. Lisedeydi ve ilk aşklar başlamıştı. Rina 12 yaşındaydı ve artık Kadıköy Anadolu Lisesi'ne gidiyordu. Hala bale okuluna gidiyordu. Her sene Atatürk Kültür Merkezi’nin büyük salonunda yıl sonu resitalleri oldu. Ablam her sene bale kostümlerinin, terzilerin peşine düşerdi. Resitallere ailece giderdik. Bizim kız sahneye çıkınca heyecandan kalplerimiz çarpardı.

O sene artık Hay palazlandığından ötürü David’le tiyatroya ve AKM’de sahneye konan operalara ve bale gösterilerine gitmeye başlamıştık. Genç kızken annemlerle sık sık gittiğimiz konser ve operaları çok özlemişim meğerse. Yıllarca, bebek, çocuk, iş güç gibi yalıtılmış bir hayattan sonra sanat olaylarına dönüş yapmak beni yeniden çoğaltmaya başlamıştı. O yıllarda çok fazla kitap okuyordum ve çocukluğumda aldığım 10 yıllık klasik müzik eğitimim depreşmişti. O yıllar kaset yıllarıydı. Sık sık müzik mağazalarına gider klasik müzik kasetleri alırdım. Çocuklarla evde devamlı bu müzikleri dinlerdik. Onlar da artık klasik bestecileri ve eserlerine düşkün olmuşlardı. Bestecileri tanımaya başlamışlardı.

Göztepe’de, sinagogun yanına, gençliğimizden beri sabırla beklediğimiz Göztepe Kültür Derneği, yepyeni binasının içinde faaliyetlerine başlamıştı. Bu çok heyecan verici bir şeydi. Bizim yakada doğup büyüyenler bilir, biz gençler her zaman böyle bir derneğin eksikliğini çok yaşamıştık. Bu yaşımızda bile böyle bir yere meğerse ne kadar ihtiyacımız varmış? O sene ablam Göztepe Kültür Derneği’nin kadınlar tiyatrosuna girmişti ve sahneye çıkıp, skeçler yazıp oynuyorlardı. Eve farklı bir ruhla dönüp, keyifle yaptıklarını anlatıyordu. Benim ufaklık henüz çok büyümediğinden, onu uzun saatler boyunca yalnız bırakmak istemiyordum. Zaman akıp gidiyordu. Hafta sonları cumartesi ve pazar sabahları çocukları Talmud Tora’ya götürürdük. Derslerin ardından İzzet Bana’nın Los Paşarikos Sefaradis korosunun provaları başlardı. O güzel çocukların kuş gibi şakıyan seslerini dinleyerek geçen o saatler bana çok keyif verirdi.

89 yılı yine aynı tempoyla giderken sevgili kuzenimiz Aşer 38 yaşındayken, çok ciddi bir beyin kanaması geçirdi ve sağ tarafı felç oldu. Bu bütün aile için bir yıkımdı. Teyzem Veneta artık çok yaşlıydı. Annem Aşer’i bir anneden ileri derecede severdi. Aşer’i Amerikan Hastanesi’ne yatırdık. Dr. Emil Goldenberg’in gözetiminde yaklaşık bir ay hastanede kaldı. 3 gün komada kaldıktan sonra uyandı ve tedavileri başladı. Venezya ve ben yere göğe sığamıyorduk. Sevgili erkek kardeşimiz gözümüzün önünde gencecik kayıveriyordu. Yaklaşık bir ay kadar hastaneyi mesken tuttuk. Ben her gün erkenden hastaneye gidiyordum. Arada diğer kuzinler Meri, Karolin ve Eti Weinstein’da sık sık geliyorlardı. Bir ay sonra Aşer’i nispeten düzelmiş olarak evine getirdik. Kısmen de olsa sağ tarafı biraz hissetmeye başlamıştı. Fizik tedavileri yapılıyordu. Ama önümüzde uzun ince bir yol vardı. Ablam ve ben yaklaşık 4 sene süren bir maratona girmiştik. Aşer’in beyni çok hasar gördüğü için çocuklaşmış gibiydi. En ufak bir şeyde ağlıyordu. O sene ablamla onu kaç tane doktora götürdüğümüzü sayamıyorum bile. Yüksek tansiyonunu, böbrek kanalını tıkayan büyük bir taş yaratmıştı. Henüz 1,5 aylık felçliyken çok riskli bir böbrek ameliyatına alınmıştı. Venezya ile ben devamlı onun yanındaydık. Venezya’nın çocukları kayınvalidesinin gözetimindeydiler. Benimkiler de annemin. Onlar çok zor ve acılı yıllardı ama sonunda Aşer’i iyileştirdik. Tam olarak iyileştiği zaman, Veneta teyzem 83 yaşındayken yaşama uykusunda veda etti. Oğlunun tamamen iyileştiğini gördükten sonra yorgun ve yaşlı kalbi duruvermişti. Bu arada bizler de o genç yaşlarımızda böyle böyle olgunlaşıyorduk. Artık hayatın sarp ve dikenli yollarının başlangıcına adım atmıştık.

89 yılının sonbahar sezonunda ben de Göztepe Kültür Derneği’nin kadınlar tiyatrosuna girdim. Aşer’le uğraştığımız saatlerin dışında orası ablamla bana terapi merkezi gibi geliyordu. Orada problemlerimizi unutuyor, başka bir boyuta geçiyorduk. Çok eğlenirdik. Provalar yaparken vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık bile. 90 yılının boyunca günlerce provalar yaparken, arada hanımların çay saatlerinde küçük skeçler yapardık. “La kazika” adında bir tiyatro oyunu hazırlıyorduk. Ablam ve iki üç genç kadın daha oyunu yazmışlardı. Aman Allahım ne heyecandı. Başrol ablamındı. Yarı Ladino, yarı Türkçe yazılmış bir komediydi. Benim iki rolüm vardı. Biri komşu kadın, diğeri de yaşlı bir dul erkek olan Rafael rolü. O rolüm için, babamın lacivert çizgili takım elbisesini giymiştim. Yüzüme yapılan erkek makyajıyla beni kuliste gören babam bana “Hayimiko” demişti. Çünkü aynı ona benzemiştim.

O sene Eylül ayında Soni ortaokula başlamıştı. Özel Moda Lisesi’ne gidiyordu. Hayı’da evimize çok yakın olan “Ayten Anaokulu”na yazdırmıştık. Ama onu erkenden kaldırmaya kıymadığımdan, 12 gibi öğle yemeğini verip yuvaya öyle götürürdüm. Herkes ve öğretmeni ona bayılırdı. Çok komik ve şirin bir oğlandı. Bazen annem yedirir ve onu okuluna bırakırdı. 90 yılında çok şeyler oluyordu. Göztepe Kültür Derneği artık hayatımızın önemli bir parçası olmuştu. Ayda bir yapılan disko-kabare gecelerinde çok eğlenirdik. Orada sabahlara kadar dans ederdik. Çıkışta da Bostancı’ya gider, dürüm yerdik. Artık geceleri çocukları evde yalnız bırakabiliyorduk. Soni çok akıllı ve güvenilir olduğu için ona gözüm kapalı güvenirdim. O zaten doğduğundan beri bana güven verirdi. Bu arada dernekteki tiyatrodan harika arkadaşlarımız olmuştu. Perla Hasan, Eti Romano, Yıldız Krespi, Jinet Bahar, Venezya, ben çok güzel arkadaşlıklar kurduk. Yine derneğin kültür komisyonunda eski Kadıköylü çok sevdiğimiz Beti ve Yaşar Levent (Salvo Levi Ravuna ve Beti Day), ve komisyondaki Yeşua Salvo Loya ve eşi Lizet’le çok yakınlaşmıştık. Aynı sene yine Göztepe çatısı altında “Nostalji” adıyla bir orkestra kuruldu. Bu orkestrada David ritm gitar çalardı. Akordeonda Eli Meriç, bateride Rıfat Pinto, perküsyonlarda Gery Erdemanar, solo gitarda Selim İlyazer, klavyede Sabi Savaryego vardı. Moiz Magriso solistti. Mükemmel bir sesi vardı. Fransızca ve İtalyanca şarkılar söylerdi. Ben de bazen aşka gelir ona vokal yapardım. Enstrüman çalanların eşleri de bu provalara katılırlardı. Benim Kadıköy’lü eski gençlik arkadaşım Moşe Baharhak da derneğin faaliyet komisyonu başkanıydı. Orkestra prova yaparken müzik aksamlarıyla ilgilenir, ses ayarlamaları ve tonmeisterlik yapardı. Eli Meriç’in eşi Janet Meriç, Gery’nin eşi Alegra, Magriso’nun eşi Ayla Magriso da provalara gelirlerdi. Erkekler çalarken, biz de hem onları dinler, hem de kahve içip sohbet ederdik. Onlar çok güzel yıllardı. Artık çok geniş bir arkadaş grubu olmuştuk. Bu kişilerden ayrı olarak Meriç’in kız kardeşi Eti ve Aslan Öztovi, Ayla Magriso’nun kız ve erkek kardeşleriyle eşleri, Ayla’nın samimi arkadaşı Eti ve Rıfat Sadi de bu grubun içindeydiler. Rıfat da benim Yıldırım Spor Kulübünden arkadaşım, David’in de Musevi Lisesinden sınıf arkadaşıydı. Bir oğulları, bir de kızları vardı. Her hafta harika barlara gider canlı müzik dinlerdik. Bazen yemekli müzikli, yerlere ve arada bir de Zorba Taverna’ya giderdik. Evlerimizde de toplanır keyifli saatler geçirirdik. 1990 yılının nisan ayında, David bir gün bana hayatının sürprizini yaptı ve İsrael'e uçak bileti aldığını söyledi. İnanır mısınız sevinçten nefesimin kesildiğini hissetmiştim. Tam 17 yıldır İsrael’e gitmemiştim ve artık rüyalarımda kendimi İsrael sokaklarında gezerken görürdüm.

 

O kadar mutlu olmuştum ki bunu kelimelerle anlatmak kabil değil. Oranın her şeyini özlemiştim. kuzenlerimi, sokakları, Haifa’yı, Tel Aviv’i ve illaki Yeruşalayim’i. Bütün akrabalara götürülecek onlarca hediye alışverişinden sonra, nihayet seyahat günü geldi. Aylardan Nisandı. Soni Venezya’da kalacaktı, Hay da annemlerde. Uçağa bindiğimiz zaman o kadar mutluydum ki anlatamam, nedir ki uçak havalanıp, İstanbul bulutların altında kalınca, ağlamaya başladım. Çocuklarım orada kalmışlardı ve ben onlardan ilk defa ayrılıyordum, hem de 15 günlüğüne. Neyse El -Al uçağının içinde kendimi evde hissetmeye başlamıştım. Kulaklıkları takınca İbranice şarkılar dinlenirdi. El-Al dergisinin yarısı İngilizce ve harika bir dergiydi. Hosteslerin ikramları hep özlemlediğim lezzetlerdendi. Havaya girmiştim bile. David ilk defa gidiyordu İsrael’e ve o da çok heyecanlıydı.

Uçak alçalmaya başlayıp da İsrael görünmeye başladığı zaman, ben bu sefer sevinçten ağlamaya başlamıştım. İndik, çıkış kapısında kuzenim Moshe Sasson ve kızı Miri bizi bekliyordu. Öyle bir sarıldık ki, ayırabilene aşk olsun. İkimiz de sevinç ve hasretten ağlıyorduk. Güle oynaya bizi abisi Yisthak'ın Haifa'nın Carmel bölgesindeki evlerine götürdü. Aman Allah, eşi Dalia, oğlu Yossi ve sevgili yengem Tante Viki ile buluşmamız efsaneydi. Dayım Yosef artık yoktu. Çocuklar büyümüşlerdi. Vikita ilk eşinden ayrılmış, ilk çocuğu Ofer’i yanına almıştı. İkinci eşi Avri’den Noa adında minik bir kızı vardı. Noa, çok cimcime bir kızdı. Yossi artık sevdiği kız olan İris’le birlikte ayrı evde yaşıyordu. Kuzenim Moshe'lerde de aile büyümüştü. Büyük kızları Miri bir yıllık evliydi. Balayına İstanbul’a gelmişler, onlarla birkaç kere buluşmuş ve evlerimizde ağırlamıştık. Oğulları Gal bir kibutzda yaşıyordu. İlk defa gördüğüm Lior ise 14 yaşındaydı. Tant Viki’nin varlığı, beni eski yıllarıma taşımıştı. Muhteşem bir kadındı ve David’e bayılmıştı. Ben de ona gülerek, “annemden sonra, sen de David’e aşık oldun” diyordum. Beni duygu ve sevinç yüklü günler bekliyordu. 35 yaşıma yakınken sanki yeniden özüme kavuşmuştum. Sokaklarda zıplayarak geziyordum. Her yere dokunuyor, yolda çiçekleri yaprakları okşuyordum. Bütün dünyaya, her yere ve her şeye sarılmak istiyordum. Son derece mutluydum.

1990 - Hayfa - İsrael