KADIKÖYLÜ KÜÇÜK SARA- 46

-Keyifli ve renkli yillar-

91 yılı bütün hızıyla devam ederken, Saddam'ın savaşını atlattıktan sonra, dernekler yeniden açılmış, tekrar faaliyetler başlamıştı. Yeni bir oyun hazırlanıyordu. Feride Arditi aramıza katılmıştı. Hem oyun yazıyor, hem de zaman zaman bazı roller de üstleniyordu. “Las İjiks De Oro” (Altın Kızlar) adlı bir Amerikan dizisini Yahudi hayatına adapte ederek tiyatrolaştırmıştık. Altın kızlar Roza-Venezya Altaras, Blanka-Sara Yanarocak, Sofi-Perla Hasan ve Doreta-Yıldız Krespi oynuyorduk. Bir de yan roller vardı, onları da Eti Romano, Klara Franko oynamışlardı. Dekor tasarımı ise Çela Yuna tarafından yapılmıştı. Provalarda o kadar eğlenirdik ki, gülmekten yerlere yatardık. Sahneye konduğunda da, kuliste çok eğlenirdik. Ben herkesin repliklerini de sular seller gibi bilirdim. Sahneye girmeden daha tecrübesiz olanlara sufle yapardım.

David’in ritm gitar çaldığı “Nostalji” orkestrası da dolu dizgin gidiyordu. Arada sesi çok güzel olan Anet Pırlanti Atas da iki solo şarkı ile disko kabare gecelerinde nostalji orkestrası eşliğinde şarkı söylerdi. Disko- Kabare geceleri çok eğlenceli olurdu. Jojo Eskenazi gözcü tek başına stand-up gösterileri yapar milleti kırıp geçirirdi. Bir keresinde Perla Hasan da bir stand-up gösterisi yapmıştı. Bazen Eser Noyan-Engin Noyan çifti özel bar programı yaparlardı.

Kültür Komisyonu o yıllarda fenomen denebilecek etkinlikler yapardı. Parohet Sergisi, Yahudi Objeleri Sergisi dillere destandı. Bazı geceler Yahudi cemaatinin önemli kişileri davet edilirdi. Konuşmalarının ardından, özellikle ünlü yazar Maryo levi ve cemaatin önemli entelektüellerinden Yusuf Altıntaş’ın soruları ve yorumları müthiş olurdu. O dönem dernek herkesin susadığı ve kana kana bilgi ve keyif içtiği bir pınar gibiydi. Bir ekoldü. Bazı geceler sinema gösterileri olurdu. Ulaşamadığımız nadir filmler izler, sonra üzerine tartışma konuları açılırdı. O toplantılara çok değerli cemaat üyeleri katılırdı. Mesela şair, anı ve oyun yazarı olan Beki L. Bahar ile o dönemde tanışmış ve çok yakın ve sevgi dolu bir dostluk geliştirmiştik. Biz Kadıköylü Yahudiler, ilk gençliğimizde çok ihtiyaç duyduğumuz bu derneğe, Tanrı’ya şükür ikinci gençlik dönemimizde kavuşmuştuk. Meğerse Kadıköy yakasının böyle bir derneğe ne kadar ihtiyacı olduğunu artık daha iyi ayrımsıyorduk. Çocuklarımız için burası büyük bir şanstı. Artık hafta sonlarını ve boş vakitlerini orada geçirir olmuşlardı.

Bu arada geceleri kadın ve erkeklerin birlikte oynadığı tiyatro oyunları da sahneye konuyordu. Bu tiyatronun sorumlusu Tuna Alkan’dı, oyuncular arasında Mordo Kumrulukuş, Yusuf Adoni, Beto Çakon ve Hayati Bahar ilk aklıma gelenler arasında. Tuna Alkan birçok oyunda başrol oynamıştı. Bunların içinde şu an anımsadıklarım arasında, Sokak Kızı İrma, Zorba, Neşeli Günler, Annie, Paşaların Paşası ve daha niceleri vardı. 91 yılının sonlarına doğru, Yusuf Altıntaş’ın yönettiği “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyunda, David’in de rolü vardı. Orada yargıç rolünü oynuyordu. Başrolde Beto Çakon ve Jenny adlı sarışın bir genç kız başroldeydiler. Çok başarılı oyunlar çıkarmışlardı. Ayrıca hatırladıklarım arasında Yako Salzburg, Erol Krespi, Nelly Kohen de vardı. Yıllar geçince yavaş yavaş her şey sislerin içine giriyor. Bütün isimleri net olarak hatırlayamıyorum. Oyun çok başarılıydı. Provalara ben de gider, oyunu yöneten Yusuf’un yanında oturur, sessizce izlerdim. O gecelerde Yusuf sigaralarını peş peşe yakıp içtiğinden, eve saçlarıma sinen duman kokusuyla döner, o saatte duşa girerdim.

Derneğin her ay yayınladığı “Göztepe Kültür Dergisi” vardı. Sevgili Yeşua Salvo Loya, bu derginin yaratıcısıydı. Aslında yaptığı bu çok önemli girişim sayesinde cemaate yeni bir yayın organı kazandırmıştı. Önceleri birkaç sayfadan ibaret olan dergi, git gide daha içerikli ve değerli bir mecmua haline gelmişti. Önceleri sadece kendi komisyonlarımızın haberlerini yazarken, giderek dergi için küçük röportajlar ve deneme yazıları da yazmaya başlamıştım.

Benim Şalom Gazetesi’ndeki yazılarım da son hızıyla devam ediyordu. Artık ufak tefek röportaj da yapıyordum. Aslında röportaj yapmaya çok meraklı değildim ama, ilerleyen yıllarda çok önemli insanlarla, sanatçılarla tanışmış, hatta sosyal hayatımda da onlarla yakınlaşmıştım. Özellikle tiyatrocular beni eşimle birlikte oyunlarına davet ederlerdi. Bazı sanatçıların ise çalıştıkları barlarda veya konserlerinde davetli olarak en önde yerimiz olurdu. Bunlar da gazeteciliğin armağanları gibiydi. Özellikle, gönüllü olarak çalıştığımız için, bu saygı dolu davetler bana pastanın kreması gibi bir tat verirdi.

1991 Aralık ayında 36 yaşımı bu büyük doygunluk içinde kutlamıştım. Çocuklarım büyümüşlerdi, artık bizlere olan fiziksel ihtiyaçları çok azalmıştı. Bu yüzden David ve ben kendimize daha fazla zaman ayırıyorduk. O kadar genç evlenip hayata dalmıştık ki, şimdi çok gençmiş gibi, yeniden yaşamaya başlamıştık.

91 yılının haziran ayında yeni yazlık evimize taşınmıştık. Evi rüstik bir anlayışla döşemiştik. Demirören evi hala vardı ama, döşeli olarak öylece kapalı duruyordu. Yeni evimizdeki yan komşumuz Prof. Dr. Siyami Ersek ve eşi Kardiyolog Dr. Birsen Ersek’ti. Villalarımız bitişikti ve araya separatör koymamıştık. Doktor bizimle tanışınca, araya separatör koymak istememişti. Biz de sevgiyle kabul etmiştik. Dr. Siyami Ersek muhteşem bir insandı. 70’lik bir bedenin içinde 18’lik bir ruh taşırdı. Uzun boylu, incecik, beyaz saçlı ve turkuaz rengi gözleri olan yakışıklı bir insandı. Türkiye’deki ilk açık kalp ameliyatını kendisi yapmış, şöhreti ülke sınırlarını aşmış bir insandı. Ben onunla saatlerce konuşur, onun yaşam hikayelerini dinlerdim. Çok zeki ve espritüel bir adamdı. Çok şık nükteler yapardı, kahkahalarla gülerdik. Siyami Ersek’in ilk eşi, onu 57 yaşındayken kaybettiği büyük aşkı Fela Ersek’ti. Fela Yahudi’ydi ve gençliklerinde din farklılığı yüzünden, aileleriyle yaşadıkları büyük mücadelelerden sonra evlenmişlerdi. Fela Ersek de röntgen doktoruydu. Arif isimli bir oğulları vardı. Arif Selanikli Sabetayist ünlü gazeteci/yazar Bedii Faik’in kızı Selma Ersek’le evliydi. Alev isimli şirin bir kızları vardı. Siyami Ersek’in ikinci eşi kardiolog Birsen Ersek de çok değerli bir insandı. O da ünlü Türk yazarı Mehmet Seyda’nın kızıydı. Ben genç kızken onun birçok çok romanını okumuştum. Ama babası onları küçükken terk ettiği için, Birsen hanım ondan bahsetmeyi sevmezdi. Yaşlı annesi de onlarla birlikte otururdu.

91 yılı yazında Kurban Bayramı geldiğinde 4 gün tatil olduğu için, her gün bir dizi dostu veya akrabaları, ailelerimizi yeni evimizde ağırlıyorduk. Önce anne ve babalar ile ablamları ve David’in abisini ve çocuklarını davet etmiştik. Geniş verandadaki barbeküde mangal ve meze sofraları kuruyorduk. Ertesi gün David’in kuzenleri Davit, Ketty Kastoryano ve İsrael’den gelen kuzini Flöret Alvo ve eşi İzak’ı ağırlamıştık. Üçüncü gün Kadıköyl’ü eski dostlar Beti ve Yaşar Levent, Lizet ve Salvo Loya ile Feride-İzak Petilon’u misafir etmiştik. Bunlar GKD Kültür Kolundan arkadaşlarımızdı. Dördüncü gün kendi grup arkadaşlarımız Meriç’leri ve Gery’leri çağırmıştık. David’le ben çok yoruluyorduk ama, o kadar eğleniyorduk ki, bu bize sıkıntı değil mutluluk veriyordu. Siyami Ersek bayram boyunca şezlonguna uzanıp bizi izlerdi. Ailelerimizi ona tanıştırmıştık. Bayram ertesi gülerek “Sara, Birsen’e dedim ki ; bu hafta İstanbul’un bütün Yahudileri bölük bölük buraya geliyorlar”. “Size bayılıyorum Sara, sizler ve çocuklarınız hepiniz harikasınız. Sizleri izlemeye doyamıyorum” derdi. Aslında Dr. Siyami’nin Yahudilere müthiş bir sempatisi vardı. Çünkü bizler ona sevgili kaybettiği eşi Fela’yı anımsatıyorduk. Bizleri gönlüne yakın buluyordu.

Bu arada ben harıl harıl “Bizim Kadınlarımız” başlığı altında durmadan tarihe mal olmuş kadınları yazıyordum. David el yazması kağıtlarımı iş yerinden faxla gazeteye gönderirdi. Çünkü artık her hafta elden yazılarımı Yusuf’a vermek bana ayıp gelmeye başlamıştı. Üstelik yazlık Silivri’ye yakındı. Yani uzaktaydık. Yine de pazartesi sabahları David bizi Bakırköy’deki deniz otobüsüne bırakır ve oradan Derby Lastik Fabrikası’ndaki işine giderdi. Ben çocuklarla deniz otobüsüne binip Kadıköy’e vardıktan oradan annemlere giderdim. İlk durak annemdi. Önce onlarla biraz sohbet eder kahve içerdim.Sonra Hay orda kalırdı, biz Soni’yle taksiye biner, GKD’ye giderdik. O kendi arkadaşlarıyla buluşurken, ben de bizim kızlarla buluşup, toplantı odasında yeni sezon için yapılacak olan tiyatro tekstlerini kah yazar, kah okuyarak prova yapardık. Sonra yine anneme giderdik, gece David gelince ufaklığı da alır dışarı yemeğe giderdik. Daha sonra tekrar GKD’nin orkestra provalarına giderdik. O geceler kışlık evde yatardık. Ertesi günü akşamüstüne kadar, alış veriş yapar, annemler ve ablamlarla vakit geçirip, akşamüstü deniz otobüsüne biner Bakırköy’de indiğimizde, karşı kaldırımda arabayla bizi bekleyen David’le evimize dönerdik.

Sitenin sakinleri de çok düzgün ailelerden oluşuyordu. Hepsiyle ölçülü dostluklarımız vardı. En çok Ersek ailesi ile çok yakındık. Bir de sitenin müteahiti/mühendisi ve sahibi olan Esin ve Sefer Aysoy’la çok yakınlaşmıştık. Aynı yaşlardaydık. Esin çok güzel ve çok iyi bir insandı. Sarışın yeşil gözlü, güler yüzlü ve soylu bir kızdı. St. Benoit mezunuydu. İki çocukları vardı. 9 yaşındaki Beste ve 6 yaşındaki Yaşar. Yaşar bana hayrandı. Bense ona bayılırdım. Yanaklarını sıkar ve öperdim. Ona “Yaşariko” derdim. O da benim çocuklarım gibi gözlüklüydü. Çok şirindi, bütün gün yanımda dururdu. Salı akşamları siteye döndüğümüzde bizi otoparkta beklediğini görürdüm. Hemen üstüme atlardı. Ben onu, o da beni çok severdi.

Yaşariko ile - 1991-

Hay - 1991

Yan sitedeki birçok Yahudi aile ile iyi rabıtalarımız vardı. O ailelerden Halet ailesinin çocukları Ceni ve İzel ile, Nufusi ailesinin kızı Esti, Soni ile çok iyi arkadaş olmuşlardı. Bu çocuklar sabahtan öğlene kadar Soni ile denize girerler, öğle yemeğinden sonra bu defa bizim havuza girerlerdi. Akşam gün batımında evlerine dönerler, akşam yemeğinden sonra yine buluşurlardı. Soni 14 yaşındaydı ve gönlüme göre arkadaşlarıyla çok eğlenirdi. Diğer Yahudi ailelerin çocukları da Hay’la oynarlardı. Özellikle Jefi Nufusi, Metin ve Bülent Liçis kardeşler Hay’ın yakın arkadaşıydılar. Hay’ın ayrıca bizim siteden de bir çetesi vardı. Hay’ın o kadar çok kılıç kalkanı, Ninja kaplumbağa silahları, tabanca ve tüfekleri vardı ki çocukların hepsini evin üst katındaki odasına götürür, silahlarını dağıtırdı. O da nereden bulduğunu bilmediğim bambu sopasıyla çetenin lideriydi. Hepsini yönetirdi, hepsi onun peşinden sitenin arkasındaki tarlaya gidip Ninja Kaplumbağa’cılık oynarlardı. Sabahları iki saat sitenin futbol sahasında kendinden daha büyük çocuklarla futbol oynardı. Yaralanan arkadaşlarını bizim eve getirir onlara ilk yardım yaptırırdı. Oksijenli su pamuk, tentürdiyot ve kutularla yara bandım vardı. Kolay değil sitenin acil yara hemşiresiydim. O da iki eli belinde bizi izlerdi. Ona çocukların niçin kendi evlerine gitmediklerini sorduğumda ”çünkü anneleri bağırıyor ve onlara ceza veriyor. Evde kalıyorlar. Sen insana sıkıntı vermiyorsun. Çocuklara çok iyi davranıyorsun. Zaten hepsi de seni tercih ediyorlar. Onları çok eğlendirip güldürüyorsun. Ben senden çok memnunum” diyordu. Eh kabile şefi olarak, kendini onlardan sorumlu hissediyor ve bana emanet ediyordu. Sonra anneleri gelip bana teşekkür ederlerdi. O günleri düşününce hayretle ne kadar esnek olduğumu hatırlıyorum. Soni’nin arkadaşlarına da kek, limonata ikramı yapar, sonra kızlarla yukarı çıkar saçlarını tarar ve makineyle kuruturdum. Kısacası bizim ev herkese mutluluk ve barış dağıtan bir evdi.