Kadıköy’lü Küçük Sara-68

Anılarımı yazarken, bazı yılları sırasıyla takip etmediğimi sanırım farkediyorsunuz. Bu yılların içinde tabii ki Şalom Gazetesi çalışmalarım ve Erensya Sefaradi müzik çalışmaları devam ediyorsa da, artık ev tamamen boşaldığından, çocukların ikisi de artık İsrael’de olduklarından, ev sorumlulukları da gitgide azalıyordu. David de artık tam zamanlı çalışma dönemini geride bırakmıştı. Bu yüzden sık sık şehir dışı seyahatlere de çıkıyorduk. Şimdi hatırladıklarım arasında İznik, Şile, Yalova, Safranbolu, Bursa, Kazdağları, Akçay, Bozcaada gibi daha evvel fazlaca gitmediğimiz yerler de vardı. Bunlar en fazla 3-4 günlük gezilerdi ama yeknesak yaşam tarzımıza tatlı bir ayraç vazifesi görüyordu. Sürekli arkadaş grubumuz yoktu. Zaman zaman Şalom’dan Tilda ve Selim Levi ve Neli ve Yakup Barokas’larla yemeğe çıkardık. Yusuf ve Lika Besalel çiftiyle buluşur yemek yerdik veya tiyatro-konser gibi etkinliklere katılırdık. Arada bir, ilk gençlik arkadaşlarımdan Moşe-Dalila Baharhak ile buluşurduk. Bazen Moşe’nin kız kardeşi Tuna da bize katılırdı.

Zaman zaman İstanbul’da yaşayan Albukrek ve Pardo dünürlerimizle birlikte yemeğe çıkardık. Velhasıl sofra şeklimiz bile değişmişti. Cuma akşamları menüsü ızgara balık ve salata olmuştu. Kiduş ve amotsiden sonra baş başa Şabat yemeği bitiverir ve koltuklarımıza büzülüp televizyon seyrederdik. Cumartesi programları eskisi gibi değildi. Spontane bir planla eğer o hafta kimseye sözümüz yoksa küçük bir atıştırma ve bir film izlemesi bile olurdu. Hatta kış aylarında, gazetedeki toplantıdan üşümüş ve yorgun olarak döndüğümde, David’in hazırladığı bir spagetti ile salatayı minnetle karşılardım. sonra bacaklarımı altıma alıp, koltuğuma kıvrılıverirdim.

İnsan yaş aldıkça ve bir çok şeyden iyi tatminler yaşamışsa, artık istekler daha mütevazı oluyordu. Koca evde bazen bir birbirimize seslenir, nerede olduğumuzu bulunca çok gülerdik. Benim hayatımın nirengi noktası kitap okumaktı, eşimin ise maç izlemek. Senenin 365 gününde, her akşam birkaç maç izlenebilineceğini her halde biliyorsunuz. David aynı anda hem laptoptan, hem mutfaktaki televizyondan, hem de tabletten 3 maç birden izler, arada bir salona girer, reklamlar arasında, oradaki televizyonda da farklı bir maç bulurdu. Ben de ona salondaki televizyonu da bağışlar, çalışma odama gidip orada kitap okurdum.

Adadaki hayatımız da pek farklı sayılmazdı. Bizim ev Maden’de, karşısında tam olarak Sedef Adasının bulunduğu bir konumdaydı. Mehtaplı gecelerin romantizmi dillere destandı. Ben mehtaba “Alfredo” adını takmıştım. Her ay Alfredo gecelerinde özellikle Tilda Levi ile eşi Selim’i mutlaka davet ederdik. Ay ışığının huzmeleri altında yıkanırken, saatlerce sohbet ederdik. Şimdi mehtap vakitlerinde Tilda’lar Alfredo’ya bakıp bizi anıyorlarmış.

Bir de bazı gündüz davetleri olurdu. Özellikle Pazar günleri bazı dostlarımızı eve yemeğe çağırırdık. Havuz faslından sonra balkonda kurulan sofrada güzel saatler geçirirdik. Yaz aylarında çocuklar o yıllarda adaya çok fazla gelmiyorlardı. Bayramlarda gelmeyi tercih ediyorlardı. Onlar için özenle hazırladığımız yatak odaları bomboş onları bekler dururdu. Benim adadaki günlerim oldukça yeknesak geçerdi. Evde havuz olduğundan, daha sitedeki çocuklar dışarı çıkmadan havlumu elime alıp havuza girerdim. Yaklaşık 45 dakika yüzerdim. Etraftaki çamların rengi, deniz suyuyla doldurulmuş havuzun serinliği ve kuş sesleri yüzerken bana meditasyon gibi gelirdi. Bir de tam o saatte bir martı gelir aynı yerde durup havuzun suyundan içer, biraz bana bakar ve uçar giderdi. Bu martıya “Mahmut” adını vermiştim. Her sabah Mahmut beni ihmal etmez ve ziyaretime gelirdi. Sonra eve girip duşumu alır ve çalışma odamda yazmaya dalar giderdim. Fonda da hafif bir klasik müzik çalardı.

Benim bazı şeylere isimler vermek gibi bir huyum vardır. Mesela lisedeyken kocaman yeşil bir silgim vardı onun adı “Hamza”idi. O küçülüp ikincisini alınca o da “Hamza 2” olmuştu. Arkadaşlarım da silgi lazımsa “hamza nerde?” diye sorarlardı. Adadaki Çakırmanav Sokaktaki ilk evimiz de bahçe katıydı. Beyaz bir kedi bizim bahçeye dadanmıştı. Esasen hayvanları kucağıma alıp okşayamam ama, onları özellikle beslemeye bayılırım. Bizim kedi kibardı, kucağa alınmayacağını bilirdi, haddini bilip eve dalmazdı. Ona her gün Halil İbrahim sofrası hazırlardım. Kırmızı kabında her daim sütü vardı. Sarı kapta suyu, diğer bir kapta da günün menüsü. Kedinin adı da “Sabri Esat”dı. Sanırım edebiyatçı Sabri Esat Siyavuşgil isim konusunda bana ilham vermişti. Tilda “Sabri Esat’a seslendiğim zaman gülmekten yerlere yatardı. İşte ben böyle biraz cins bir yaratığım. Aslında benim gibi tiplere “nevi şahsına münhasır”derler. Sanırım alt yazıya gerek yok anlamışsınızdır.

Hay’a da küçükken “Küçümen Tatlı Kuş”derdim. Hatta okulda, hazırlıktayken bir hikaye yazmaları istendiğinde “Masumların Koruyucusu Küçümen Tatlı Kuş” diye bir hikaye yazmış, öğretmenini çok güldürmüştü. Çünkü hikayenin kahramanı kendisiydi. Çocuklar evdeyken onlarla birlikte olmak benim için bayram tadında olurdu. Çoğunlukla okullar açıldığı zaman anneler rahat edecekleri için sevinir ama ben tatiller bittiği zaman çok üzülürdüm. Çünkü birlikte çok eğlenirdik. Kışın tatillerde Mc Donalds’a giderdik. Kırtasiyeciye gidip kalemler, kokulu silgiler, stickerler ve kitaplar alırdık. Sinemaya giderdik. Her sene Walt Disney’in en yeni filmini mutlaka görürdük. Nedir ki Soni aliya yapıp, Hay’la dışarıda yemek yedikten sonra en son birlikte izlediğimiz çizgi film “Mulan” oldu. Dışarı çıkarken, “gelecek tatilde ben artık seninle bu filmlere gitmeyeceğim, zevk almıyorum artık. İstiyorsan sen yalnız gidersin” demişti. Hay’ın hayatında bana attığı ilk kazık buydu. Ondan sonra babaanne olana kadar Disney kültürüm sıfıra indi.

 

2008 yılında Ağustos ayının başında Tayland’a gitme planı oluştu. Oluştu diyorum ama, nedense enteresan bir biçimde bu ülkeler beni çok çekmez. Bir turla gidilecekti. Singapur, Bangok ve Pataya.

O dönemde omuzlarımda korkunç ağrılarım vardı, yatakta bir yandan diğerine dönerken ağrıdan çığlık atıyordum. Önü düğmeli giysiler giyiyordum. Vaziyetim kötüydü. Doktora gitmiştim ve 3 saat süren bir omuz, boyun ve beyin taramasından sonra omuz kaslarımda yırtıklar ve ödemler olduğu tespit edilmişti. Hiç havamda değildim. Tam o sırada ablamın torunu 2 yaşındaki Nitsa’ya da A tipi diabet teşhisi konunca dünya gerçekten omuzlarıma binmişti, çocuk minicikti ve diabet hastası olmuştu. Kafama sanki bomba yemiştim. O sırada normalden biraz fazla çıkan şekerim için de doktor bana günde iki tane ilaç vermişti. Bu ilaçların yan tesiri olarak canım hiç yemek istemiyordu. Ancak çorba içebiliyordum. Burnuma yemek kokuları geldiği zaman yeni hamile kadınlar gibi midem bulanıyordu. Son derece keyifsiz bu dönemimde Tayland’a gitmek benim için “dam üstünde saksağan” imajı vermişti. Hay o sırada doktorasına yeni başlamıştı, ve o sırada okul tatildi. Eşi Türk Hava Yolları’nda çalıştığı için kendi gelemezdi ama Hay’ı bizimle gelmesi için ikna etti.

Nitsa

Bir akşam bir kafede otururken birdenbire Hay’ı karşımda buldum. Sevinçten ağlamaya başladım. Fakat Tayland aklıma gelince yine ağlamaya başladım. Nasıl yani? Çocuk ta İsrael’den gelmiş, biz onu bırakıp seyahate mi çıkacaktık? Meğerse bana sürpriz yapılmış, Hay da bizimle gelecekti. O gece nasıl şükrettiğimi anlatamam. Bari o halimle yanımda oğlum olacaktı. O beni neşelendirmenin yolunu bulurdu.

Ve uçak kalktı, saatlerce sürecek olan bir yolculuk olacaktı bu. Uçak önce Dubai’ye indi. Hay bize uçaktan inmemizi yasakladı. O İsrael’li, biz ise Yahudiydik. “Neme lazım oturun yerinizde “dedi. Malum o zaman Dubai ile barış yapılmamıştı. Ben bir melatonin içtim ve gözlerimi Singapur’da açtım. Singapur aslında bir diktatörlük ülkesi. Düşünün sokakta bile sigara içenleri hapse atıyorlar. Her tarafı gezdik dolaştık, cableway ile Sentoza Adasına gittik. Bir gün binlerce çeşit orkidelerin olduğu büyük bahçelere gittik. Meğerse özel isimleri olan binlerce çeşit orkide varmış. Singapur’da bir renk cümbüşü vardı. her şey yeni ve lükstü veya turist olduğumuzdan bizlere oranın sadece ışıldayan yüzünü göstermişlerdi. Eminim ki oranın da varoşları ve sefalet bölgeleri vardı. Sonra tekrar uçağa binip bu sefer Tayland’ın başkenti Bangkok’a gittik. Eskiden adı Siyam olan bu ülke de diktatörlükle yönetiliyordu. Korkunç kalabalık bir ülkeydi. İnsanlar uyuşturucu almış gibi sakin ve güleç yüzlüydü. Budist oldukları için, belki bu felsefe ile büyüdükleri için telaş ve hırçınlık yoktu. Sokaklarda içine 3 kişinin binebileceği bisikletimsi tuk tuk isimli taksiler vardı. Hay çok mutluydu. Onun mutluluğu da bana çok iyi geliyordu. Sokaklarda, açıkta yiyecekler, özellikle deniz ürünleri voklarda pişiriliyordu. Benim kokulardan midem bulanıyordu. Devamlı burnumu tutup geziyordum. Buda tapınakları, farklı Buda heykelleri, buhurdanlıklardan çıkan buhurlar, turuncu harmaniler giymiş Budist keşişleri her tarafta fink atıyorlardı. Her evin önünde ve özellikle büyük otellerin önünde pagodaya benzeyen büyük boy ruh evleri vardı. Bu dev gibi ahşap yuvalarının içinde envai çeşit tropik meyvelerle dolu tabaklar vardı. Buda dinine göre bu yiyecekler ruhlar içindi. Karınlarını doyurabilsinler diye. Bence bunun gerçeklik payı, yemek için dilenmek zorunda kalmamaları için yoksulları düşünerek uygulanan bir adetti. Yiyecekler genellikle deniz ürünleriydi. Elimden büyük karidesler sudan ucuzdu. Nedir ki benim midem salata ve meyveden başka bir şey almıyordu. Ha bir de içinde pipetiyle getirilen Hindistan cevizi sütü. Süt içildikten sonra, istenirse çatalla meyvesinden de yenebiliyordu. Bunlar bile bana çok geliyordu. Hay ve David karides ve kalamar festivaline gitmiş gibiydiler. İnanmayacaksınız ama koskoca egzotik şehir önümden akıp geçerken, bana yaşama keyfini veren tek şey Hay’ın gülümseyen yüzü ve coşkusuydu.

Singapur

Ruh evleri