Kendime hikayeler -1-

Çöl Rüzgârında Bir Aşk

İsrail topraklarında, genç devletin kuruluş yıllarında, çöl rüzgârı hem umut hem de korku taşırdı. Yıl 1948’di. Gökyüzü sık sık dumanla örtülür, geceleri uzaktan top sesleri duyulurdu. Ama aynı gökyüzünün altında, hayat inatla filizlenmeye devam ederdi.

I. Karşılaşma

David, Avrupa’dan göç etmiş genç bir adamdı. Ailesini savaşta kaybetmiş, geriye yalnızca cebinde taşıdığı eski bir fotoğraf kalmıştı. Yeni kurulan ülkede bir kibbutzda çalışıyor, gündüzleri taş taşıyor, geceleri nöbet tutuyordu.

Leah ise Kudüs doğumluydu.
Kudüs sokaklarında büyümüş, hemşirelik eğitimi almıştı. Yaralı askerleri tedavi etmek için cephe gerisinde görev yapıyordu. Saçlarını her zaman sıkıca toplar, yüzündeki yorgunluğu kimseye belli etmezdi.

İlk kez küçük bir sahra kliniğinde karşılaştılar. David kolundan hafif yaralanmıştı. Leah pansuman yaparken göz göze geldiler. Dışarıda sirenler çalıyor, içeride antiseptik kokusu yükseliyordu. O an, savaşın ortasında kısa bir sessizlik doğdu.

“Acıyor mu?” diye sordu Leah.
“Biraz,” dedi David, “ama geçer.”

İkisi de bunun sadece yara için söylenmediğini biliyordu.

II. Yokluk Günleri

Genç devlet hem savaşla hem yoklukla mücadele ediyordu. Ekmek karneyle dağıtılıyor, su tasarrufla kullanılıyordu. Geceleri lambalar erken söndürülür, radyodan gelen haberler herkesin yüreğini sıkıştırırdı.

Tel Aviv kıyılarında devriye gezen askerler, güneyde çölün ortasında mevzi kazıyordu. David de birliğine katıldı. Leah ise yaralıların sayısı arttıkça daha az uyur oldu.

Mektuplar yazdılar birbirlerine. David, çöldeki yıldızları anlattı. “Burada gökyüzü, insanın içindeki karanlığı unutturacak kadar parlak,” diye yazdı.
Leah ise “Her iyileşen askerle biraz daha umutlanıyorum,” diye cevap verdi.

Ama her mektup ulaşmıyordu. Bazıları kayboluyor, bazıları gecikiyordu. Beklemek, en zor savaştı.

III. Savaşın Ortasında

1948 Arap-İsrail Savaşı şiddetlenirken, David’in birliği güney cephesine gönderildi. Günlerce süren çatışmalar, toz ve barut kokusunu birbirine karıştırdı. Bir gece yarısı, mevzilerine ağır saldırı başladı.

David korkuyordu. Ama geri çekilmedi. Aklında Leah’ın sesi vardı. “Geçecek,” demişti ya.

O çatışmada birçok asker hayatını kaybetti. David ise yaralı halde kurtarıldı ve yine bir sahra hastanesine götürüldü. Tesadüf müydü, kader mi, bilinmez… Onu karşılayan hemşire Leah’dı.

Gözleri doldu ama ağlamadı. “Yine mi sen?” dedi titrek bir gülümsemeyle.

“Geçer demiştim,” diye fısıldadı David.

IV. Zafer ve Bedel

Aylar süren çatışmalardan sonra ateşkes ilan edildi. Genç devlet ayakta kalmıştı. Zafer vardı, ama kayıplarla dolu bir zaferdi. Her sokakta bir eksik, her evde bir yas vardı.

İsrail Savunma Kuvvetleri askerleri yorgun ama gururluydu. Halk, yıkıntıların arasında yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu.

David iyileşti. Savaş bittiğinde ilk yaptığı şey, Leah’a küçük bir yüzük yapmak oldu. Altın yoktu; eski bir madeni parayı eritip şekillendirdi. Kusurluydu, ama gerçekti.

Bir akşamüstü, güneş batarken, çöl rüzgârı hafifçe eserken diz çöktü.

“Bu topraklar gibi,” dedi, “zor, yaralı ama umut dolu bir hayatımız olsun benimle.”

Leah cevap vermeden önce etrafa baktı: Yıkılmış binalar, onarılmayı bekleyen yollar, ama oynayan çocuklar, yükselen yeni evler… Sonra David’e döndü.

“Evet,” dedi. “Yokluğa da varım, umuda da.”

V. Yeni Bir Sabah

Yıllar sonra, küçük bir evin önünde iki çocuk oynarken Leah kapıdan seslendi. David, bahçede zeytin ağacı dikiyordu. Savaşın izleri hâlâ anılarda canlıydı, ama hayat kök salmıştı.

Aşkları büyük destanlar gibi değildi. Ne krallar ne kahramanlık nutukları vardı. Sadece iki insan, yoklukta birbirine tutunmuştu.

Ve bazen en büyük zafer, hayatta kalıp sevmeye devam edebilmektir