KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA -9-

Kuzinim Zizi Kalvo & Eli Kalef düğünü-1965

Şimdi de sizlere Kadıköy’de özellikle hafta sonları ne yapıldığını anlatmak istiyorum. İnsan aklının daha fazla 7-8 yaşından itibaren, her şeyi daha net hatırlayabildiğini varsayacak olursak, ki bu ilkokulun ilk yılları demektir, o dönemlerimizi anlatmak isterim. Kış günleri ve hafta sonları doğal olarak daha sakin ve dingin zamanlardı. Cumartesi günleri öğlene kadar okul vardı. Öğle yemeğinde babam dahil, sofraya oturup yemek yedikten sonra, eğer alış verişe çıkılacaksa ailece giyinir dışarı çıkardık. Önce babamın muhasebesine baktığı, İzak Hakim’in “Femina” adlı manifatura dükkanına giderdik. Babam, Mösyö İzak’la hesap görürken, annem dikişleri için makara iplikleri, vs, ablamla ben çorap, mendil, kurdele ve nakış iplikleri derken, babamın işi bitince oradan ayrılırdık. Ben o dükkana bayılırdım. Renk renk düğmeler, kurdeleler ve her şeyi izlemek çok eğlenceliydi. Bazen hemen bitişiğindeki terlikçiden ponponlu terlik de alırdık. Ablam mavi, ben kırmızı elbette. Sonra iskeleye iner gibi yürür, az ötede Aron Ravuna’nın “Maskarat” isimli parfümeri dükkanına varırdık. Mösyö Aron bizi sevinçle karşılardı. Babamla muhasebe defterine dalmadan önce üzerimize, pompalı büyük cam kolonya galonlarından kolonya püskürtürdü. Annemin kırmızı ve yeşil kapaklı çok şık cam kolonya şişeleri vardı. O şişelere yasemin, ful, fujer gibi çiçek kokuları doldurturdu. Ablama pembe sedef Cutex oje ve siyah rimel alınırdı. Ben de Cutex’in renk paletindeki sahte rengarenk tırnaklara bakar, renk alemine dalardım. Oradaki ziyaret de tamamlandıktan sonra, çarşıdan geçip, Hacı Bekir Pastahanesi’ne gidilirdi. Orada benim favorim çikolatalı pasta idi. Ablam supanglez severdi. Annemle babam, dumanı tüten tarçınlı sahlep içerlerdi. Ben pastamı çatal bıçakla, küçük lokmalarla, zevkten mest olmuşçasına yerdim, çünkü ben, uslanmaz bir çikolata delisiydim. Hacı Bekir’in masaları beyaz mermerdi. Sandalyeleri ise Thonet stilindeydi. Orası, en fazla entelektüel Kadıköylü beylerin uğrak yeriydi. İnsanlar birbirine aşinaydı. İçeri girdiğimiz zaman, yerlerinden hafifçe doğrulup selam verirlerdi. Pasta keyfi bitince, kapının önündeki şeker tezgahından beyaz ve kırmızı akide şekerleri de alırdık. Sonra karşı kaldırıma geçip Baylan Pastanesi’ne girerdik. Annem oradan ev için, baton sale, çester, pötifur ekler pastalar, ablam için de milföy pastalar alırdı. Ben oranın yuvarlak sırça gibi narin bezelerine de bayılırdım. Sonra en önemli yere girerdik. Baylanın yanındaki French-American Kitap Evi’ne. Burası rüyalarımın ülkesiydi. Buradan her cumartesi günü, ablama ve bana bir kitap alınırdı. Gelecek haftaya kadar kitaplarımızı bitirince, hemen bir yenisini alırlardı. Yaşımıza uygun kitaplar seçerdik. Ablamın kitaplarının tümü, sonraki yıllarda benim de okuduğum eserlerdi. Kitaplar alınınca artık sıra eve dönmeye gelirdi. Eve yorgun ama mutlu dönerdik. Ablamla aldıklarımıza bakar gülüşürdük. Şimdi geriye bakınca, çok mutlu çocuklar olduğumuzu daha iyi anlıyorum. Sevgi dolu, saf ve koşulsuz bir kardeşlik sevgisiyle dolu kızlardık. İnanır mısınız, ablamı ömrümün hiçbir döneminde kıskanmadım. Onun mutlu günleri benim bayramımdi, acı günleri ise, benim karanlık günlerimdi. Bu hala öyle süregeliyor.

Pazar sabahları, 5 yaşımdan itibaren ve ilkokul yıllarımda, bana ve babama aitti. Her Pazar sabahı, saat 10.30 matinesine “Çocuk Sineması”na giderdik. İki sinemaya, yani Süreyya ve Reks sinemalarna çocuk filmleri gelirdi. Bunlar Walt Disney’in çizgi ve normal çocuk filmleriydi. Heidi, Tomassina, Cindirella, Fantasia, Alaaddin ve Sihirli Lambası, Mr.Magoo, ve sürüsüyle Mickey Mouse fimleri, şerit gibi gözlerimin önünden geçiyor. Babam bana o yaşlarımda ya muz çikolata veya baston çikolata alırdı. Pazar sabahlarının o babamla el ele, yan yana mutluluğumun tadını, size hiçbir tatla mukayese bile edemem. Bu gün tek tanesine bile nelerimi vermem.

Eve geldiğimizde burnumuza, mis kokular çarpardı. Sobanın yanında sofra hazırdı. Kuzu pirzolası, kızarmış patates, kızarmış muska börekleri (Filikas), yeşil salata ve Tekel Birası. Benim de ayaklı bardakta azıcık bira içmeme izin vardı. Bunlar çok mutlu ve kahkaha dolu sofralardı.

Akşamüstü saat 17.00 matinesine yeniden sinemaya giderdik. Bu defa normal ve yeni gelmiş filmler izlenirdi. Genelde Reks veya Kadıköy Sineması’nda ve bir de Süreyya Sineması’nda çok iyi yabancı filmler oynardı. Altıyol’a doğru ise Opera Sineması vardı. Orada Türk filmleri oynardı. Bizimkiler o filmlere çok düşkün değillerdi ama Veneta teyzem her cumartesi sabah matinesinde Opera sinemasına gider, çıkışta bize uğrar, kahvesini içerken kız kardeşleriyle, annesine gördüğü filmi anlatırdı. Ama beni Ayşecik filmlerine mutlaka götürürlerdi. Çocuk artist Zeynep Değirmencioğlu’nu büyük küçük herkes severdi zaten. Ailece o yaşlarda izlediğimiz, 10 Emir, Ben-Hur, Exodus, Anjelik (Michelle Mercier) filminin 5 filmlik dizisi, ve ille de Jerry Lewis ve Dean Martin filmleri unutulmazlarımdandır. Babam ve ben Jerry Lewis’e o kadar gülerdik ki, annem bizi dürterdi. Annem her zaman ciddiydi, babam hayat doluydu ve ikimiz gülmekten yerlere yatardık. Annem acaba nasıl bu kadar gülebildiğimize hayret ederdi. Ben sinemada ablamla babam arasında otururdum. Çünkü ikisi de huzur verirlerdi. Annem kuralcıydı. Çok gülmek, çok eğlenmek, çok heyecanlanmak, çok üzülmek bile ölçüler dahilinde olmalıydı. Teyzem de onun vekiliydi. Şimdi alakasız olacak ama ben küçükken ve genç kızken harika ıslık çalardım radyo benimle yarışamazdı. Ablam istek parçalar söyler, ben de bunları değme orkestraya taş çıkartırcasına ıslıkla çalardım. Eğer annemler arka odalardaysa sorun yoktu. Ama ıslıklı konserler çok uzayınca, hemencecik teyzem yanımda biterdi. Ablam ona “sus” işareti yapardı, ama teyzem hemen içeri gider, anneme ıslık raporu verirdi. Annem inzibat subayı gibi yanıma gelip, beni sustururdu. Bu kadar ıslık çalmak ciğerlerime zarar verebilirdi. Nefesim tıkanabilirdi. “İnsan hiç bu kadar uzun süre ıslık mı çalarmış? Erkek çocuğu gibi? Piyano çal daha iyi derdi. İçimi çekip ıslığı keserdim. Halbuki ben aslında neşeli ve sağlıklı bir çocuktum ama, Buckingham kuralları gereği çok uslu bir kız olmam gerekirdi.

Neyse sinemaya geri dönelim, o popüler filmlere bütün Kadıköylü Yahudi aileleri de çocuklarıyla birlikte giderlerdi. Bu bir gerçektir ki, o yıllarda Yahudi cemaatine mensup kişiler arasında fazla sınıf farkı yoktu. Herkes, birbirini servet ile değil, kibarlık ile ölçerdi. Film arası olduğunda gençler fuayede bir araya gelir, konuşurlardı. Küçükler anne babalarıyla birlikte gazoz içerlerken, büyükler tatlı tatlı konuşurlardı. Herkes güler yüzlü ve candan davranışlıydı.

Ebeveynlerimiz ve yetişkin çocukları tiyatroya da giderlerdi. Dormenler, Kenterler, ve o dönemlerin hatırlayamadığım tiyatro grupları Kadıköy’e turneye geldiklerinde, bizimkilerin aile dostları ve ablamla birlikte gittiklerini hatırlıyorum. Hatta 6 yaşımdayken, ablamın da onlarla gittiğini görünce, bağırarak ağlamaya başlamıştım. Ergenlikte olan ablam çok sinirlenmiş ve onlarla gitmemişti, bana da küsmüştü. Ben üzüntüden ne yapacağımı şaşırmıştım, o kadar şaklabanlık yapmıştım ki sonunda onu güldürünce, benimle barışmıştı. O da bana dayanamazdı zaten. Ben de onsuz hep yarım kalırdım.

Ablamın 17 yaşlarından sonra hayatımız biraz farklılaşmaya başlamıştı. O zaman Kadıköy’de, sinagogun bitişiğindeki bir odada Kadıköy Or-Ahayim toplantıları yapılırdı. Bu derneğe üye olan Kadıköylü genç kızlar ve erkekler, ayda bir orada toplanırlar, ve muhtaçlı insanların hastanesi olan bu sağlık birimi için, çift çift kendilerine verilen adreslere, göre Yahudi evlerini tek tek ziyaret ederler ve yardım parası toplayıp, karşılığında, hastane kaşeli makbuz keserlerdi. Sonra çiftler tahsilattan geri dönerler, paraları mutemet bir görevliye teslim ederlerdi. Ondan sonra dans etmeye bir diskoteğe giderlerdi. Sanırım Club Budak veya Club Reşat. Artık ablam ve arkadaşları da dansa gitmeye başlamışlardı. Bazen de evlerde party verilirdi. Herkes 45’lik plaklarını party evine getirir, bir arada dans ederlerdi. Annemle babamın, ablamın bu partileri için yaptıkları hazırlıkları hiç unutmam. Annem Baylan’ı talan ederdi. Babamla birlikte aldıklarını kayık tabaklara özenle yerleştirirlerdi. Aslında onlar da çok genç ve aydın düşünceli insanlardı. Bu partiler en çok bizde olurdu. Çünkü hem salonumuz oldukça büyüktü, hem de annemle babam sevgili büyük kızlarının mutluluğunu izlemeye doyamazlardı. Parti sırasında annem, babam ve teyzem içerideki odada otururlardı. Ablam Venezya benim salonda durmama izin verirdi, çünkü ben onun bütün arkadaşlarının maskotuydum. Beni çok severlerdi. Ben aralarına dalmazdım, sadece onları neşeyle izlerdim. Bu partiler için ablama yeni giysiler alınırdı. O devir, yani 60’lar, karavel saçlar, kabarık elbiseler ve rimelli kirpiklerin yıllarıydı ve benim ablam çok tatlı genç bir prensesti benim için.

1970 yılında ablam evlenip evden gidince, ne yalan söyleyeyim önce biraz özlem hissetsem bile, bize çok yakın oturduğu için, günlerimi yine de özellikle onunla geçirebiliyordum. Özellikle uzun yaz tatillerinde, bu seferde annemin patron olmadığı bir mutfakta, ablamla mutfak denemeleri yaparken çok eğlenirdik. Ablam bana “küçük şeytan yine bana acaip bir yemek yaptırdın” derdi. Evlendikten tam 9 ay sonra ablam, gönlümün sultanı, dünya güzeli yeğenim Ari’yi dünyaya getirince, ben kendimi bile unuttum ve kendimi yeğenime adadığım muhteşem bir genç kızlık dönemi yaşadım. Bunu da daha sonra anlatırım.