KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA-16-

1971

1971 yılı hala süregeliyordu. Mayıs ayının anarşi çalkantılarından sonra, babam bir akşam sürpriz bir haberle eve geldi. Haziran ayında annem, babam ve ben İsrael’e turistik bir gezi yapacaktık. Hiç birimiz daha evvel İsrael’i görmemiştik. Annemin abisi Yosef Sasson, ailesi ve yeğenleri, ayrıca Selomo dayımın kızı Sara ve ailesi, annemin birçok kuzeni, babamın abisi Samil Sarfati ve eşi, birçok kuzenleri İsrael’de yaşıyordu. Hem özlemler giderilecek, hem de İsrael’i görmüş ve gezmiş olacaktık. Ben sevinçten havaya uçuyordum ama, sevgili kuzu bebeğim Ari’den bir ay ayrı kalacaktım. Bu gözümde çok büyüyordu.

Neyse annem beni Madam Erifili’ye götürüp birkaç parça giysi diktirdi. O sene üç tür etek modası vardı mini, midi ve maxi. Bir tane desenli yazlık kumaştan midi elbise, maxi bir eteklik ve beyaz pantolon ve yelek takım dikildi. Ayrıca bir giyim mağazasından birkaç mini etek ve uygun bluzlar, vs. alındı. Tabii uygun ayakkabılar, kemerler derken, valizler toplandı. Bende bir telaş, bir sevinç, kafamda bin bir soru uçuşuyor. Sonuç olarak 15 Haziran günü havaalanına doğru yola çıktık. El Al İsrael Hava Yolları ile uçacaktık. İlk defa uçağa binecektik. Uçağa binmek beni hiç korkutmuyordu. Tuhaftır ama o zamandan bu yana böyle korkularım hiç yoktur. Deprem, fırtına, şimşek, asansör ve uçak korkusu gibi şeyler karşısında çok sıkı bir duruş sergilediğim halde, sıra sevdiklerime gelince onları kaybetme korkusu veya sevdiklerimle ilgili hastalıklar beni benden alır. Uçağımız Boeing 747 idi. Bakın bunu bile unutmadım. Ondan sonra defalarca uçağa bindim ama ne tarih bilirim, ne şirket adı. El Al uçağına girince bizi İsrael’li mini etekli hostesler karşıladılar. Uçakta, Caddebostan’dan tanıdığım iki kişi de vardı. Kızın adı Estri (İdo) idi ama tanıştırılmadığımız için, o zaman henüz arkadaş değildik. Diğeri ise Cako Taragano idi. Cako mavi gözleriyle ve sıcak karakteriyle, çok sevdiğim bir çocuktu. Onu daha çok Caddebostan sinagogu çevresinden tanırdım. Sanırım 14 yaşlarındaydı ve İsrael’de yaşayan ablasına gidiyordu. Uçak havalandıktan sonra hemen yanımıza geldi, o ayakta, ben koltuğumda, yolculuğun neredeyse tümünü onunla konuşarak geçirmiştik.

 

Uçak yere konunca aman Tanrım nasıl bir heyecan? Pasaport, valiz derken, kendimizi dışarıda bulduk. Dayım Yosef Sasson, büyük oğlu kuzenim Yitshak’la birlikte bizi bekliyorlardı. Dayım yaklaşık 1.90 boyunda, John Wayne’i andıran yakışıklı bir adamdı. Annemi kollarının arasına aldı. İki kardeş dakikalarca öyle kaldılar. İkisinin de gözleri yaşlıydı. Dayım 18, annem 2 yaşındayken, dayım Varna’ya gitmiş, ve 1948’de ailesiyle birlikte İsrael’e göç etmişti. 35 yıl sonra ben 2 yaşındayken Kadıköy’e, Yel Değirmeni’ndeki evimize, eşi Viki ile gelmişlerdi. Esas amaç artık felç hastası olan anneannem Sara’yı ziyaretti. Şimdi bu olaydan 13 sene sonra iki kardeş kavuşmuşlardı. Kuzenim de 39 yaşında evli iki çocuk babasıydı. Bizi sevgiyle alıp, Haifa’nın Carmel dağında yaşadıkları eve götürdüler. Herkes çok mutluydu. Bizi evde sevgiyle karşılamışlardı. Dayımın eşi Tante Viki harika bir kadındı. Annem ona bayılırdı. Kuzenimin eşi Dalia mavi gözlü, sarışın çok tatlı bir genç kadındı. Kuzenimin çocukları Vikita ve Yosi ile yarım saat sonra kaynaşmıştık bile. Vikita 13, Yosi 5 yaşındaydı. Vikita ile İngilizce ve Ladino dilinde anlaşıyorduk. Yosi bana aşık olmuştu. Bütün gün peşimde dolanıyordu. Dayım ve kuzenimin evleri yan yana bitişik iki daireydi. Ben gençlerde, annemle babamsa, dayımlarda kalıyorlardı.

Carmel Dağı'ndan Hayfa şehrinin görüntüsü

Dayım Yosef, Dalia, Tante Viki, Vikita ve Yosi Sasson - 1966

Sasson ailesi - 1968

Benim için harika günler başlamıştı. İsrael gençler için cennet bir ülkeydi. Gerçek bir demokrasi ve özgürlük ruhu herkesin yüzüne aksediyordu. Çocuklar ve gençler özgürdü. İstedikleri gibi giyinip, istedikleri biçimde yaşıyorlardı. Biz her sabah kalkıp kahvaltı ettikten sonra, Vikita ile Carmel’in merkezine gider ve çok eğlenirdik. Vitrinlere bakar, kırtasiye dükkanlarına girerdik. Benim gözlerim oradaki modern kırtasiyeleri görünce, yuvalarından dışarıya fırlardı. Kendinden yapışkanlı etiketler, rengarenk desenli kap kağıtları, kendinden yapışkanlı çıkartmalar, muhteşem rengarenk ispirtolu boyalar, renkli not defterleri, harika tebrik kartları, renkli mektup kağıtları ve zarfları, üzerinde Peace, Love yazan renkli seloteypler. Eve döner dönmez hemen babamın yanına gidip bunları anlatınca, herkes gülmeye başlamıştı. Onlar nereden bileceklerdi ki, Türkiye’de dilimizle yalayıp yapıştırdığımız etiketleri, kaplarken ellerimizi boyayan kırmızı ve lacivert kap kağıtlarını, kalemtıraşla açarken yüz kere kırılan kurşun kalemleri…Biz çocuklar, başka bir şey görmediğimiz için Türkiye’de bize sunulan şeyleri doğal karşılardık, ama İsrael’e gelip de bunları görünce ben küçük dilimi yutmuştum. Canım babacığım bana hemen epeyce İsrael lirası vermişti (o yıllarda para birimi şekel değil, lira idi). Böylece bütün istediklerimi alacaktım.

Sonra sıra kıyafetlerime geldi. Çok ünlü bir terzi olan yengem Tante Viki etekliklerimin boylarını beğenmedi. Kızlar orada neredeyse, kalçalarını çok az örten mini etekler giyiyorlardı. Annemin itirazlarına aldırış bile etmeden, bütün etekliklerime makası bastı. Bir güzel eteklerini bastırdı ve bana giydirdi. Annemin borusu bu evde ötemiyordu. Tante Viki “Bu kadar güzel bacaklar hiç kapatılır mı?” diyordu. Bluzlarımın hepsi kısa kolluydu. Ertesi gün annemler Tante Viki ben ve Vikita alışverişe çıktık. Bana blucin mini bir şort ve birkaç atlet tipi bluz alındı. Lee marka, önünden 7 madeni düğmeyle kapanan bol paçalı bir Blue Jean, gümüş rengi incecik bantlı, topuksuz sandaletler alındı. Viki yengem, ”İşte şimdi İsrael’li bir kız oldun, herkes peşine takılacak” derken gülüyordu. Annem babama bakıyordu, destek arıyordu ama, babam da benim bu halime bayılmıştı, ona; ”Mübarek kadın, kızı rahat bırak, burada ona kimse zarar veremez “diyordu.

Gerçekten müthiş bir ay geçiriyorduk. Bizim için her şey olağanüstü idi. Trenle yolculuk yaptığımız zaman kalabalıkla birlikte, ayaklarında siyah postalları, sırtlarında makineli tüfekleri asılı genç askerler ve mini etekli, sandaletli, silahlı asker kızlarla birlikte seyahat ediyorduk. Genç kızlar ve delikanlılar sevgilileriyle uluorta, her yerde saatlerce öpüşüyorlardı. Annem Türk kültürü ile yetişmiş bir Yahudi kadın olarak, onları ağzı bir karış açık izliyordu. Ben annemi aval aval bakmasın diye devamlı dürtüyordum. Kendi kendime ”Şu işe bak ben bir yere gidebilmek için bin takla atarken, bunlar sokakta öpüşüyorlar” diye yazıklanıyordum.

O devirler, 68 Kuşağı’nın altın yıllarıydı. Solcular komünizm naraları atarken, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen genç kuşak Hippy adlı bir akım başlatmıştı. Batılı gençler, kızlı erkekli komün hayatı yaşıyordu. O devrin sloganı “Make Love, Not War” (Savaşma,seviş) idi. Herkes özgürce aşk yaşıyordu. İsrael’in ilk kurulması ile birlikte, Ben Gurion gençlere sonsuz bir özgürlük vadetmişti. Dini nikahı bile umursamıyor ve kibutzlardaki gençlere “çoğalın “diyordu. Devlet zamanla, neredeyse 10 yaşına geldiğinde dinci kesim, devlet idaresine karışmaya ve dini evlilik için baskı yapmaya başlayınca yüzlerce çift, rabilere gidip, hupa altına girmeye ve ketuba (evlilik belgesi) almaya başlamışlardı. Bu çiftlerin kocaman çocukları vardı. Yıllar sonra ünlü İsrailli mizah yazarı Ephraim Kishon bu konuyla ilgili “Ketuba” adlı bir kitap yazmıştı. Bu oyun daha sonra “Nikah Kağıdı ”adı altında, İstanbul’da sahnelere konmuştu. İşte bizler de bu hippy ve aşk döneminde oradaydık. Her gün Vikita ile sokağa çıktığımızda yanıma birçok delikanlı yanaşır, Vikita İbranice konuşarak onları yanımızdan savuştururdu. Çok eğlenirdik. Kız pantolon giymemi istemezdi. Akşam eve geline gülerek, o günkü maceralarımızı anlatırdık. Artık annem bile alışmış ve gülmeye başlamıştı. Nasılsa İstanbul’a dönünce beni yine kafesime sokardı.

O yaz Egged firmasının turlarıyla birçok geziye katılmıştık. 1967 yılında geri alınan Ağlama Duvarı’na (Batı Duvarı-Kotel Ha Maaravi), Yeruşalayim’e gitmiştik. O zaman duvarda kadın erkek diye, ara bir paravan yoktu. Babam başında kipası, kolunda tefillini ile dua ederken, annem ona gururla ve yaşlı gözlerle bakıyordu. Ben o zaman, o kadar gençmişim ki, o delici heyecanı çok hissetmemiştim. Orada olmanın sevincini taşıyordum ve etrafımdaki insan çeşitliliğini izliyordum. Dindar kesimin baskısı pek de göze batmıyordu. Etraf kız ve erkek askerle kaynıyordu. Herkesin yüzü gülüyordu. Tenler bronz rengi, gençler güzel, yaşlılar mutluydu. Sonra duvarın hemen arkasında yükselen altın kubbeli Ömer Camii’ni ve Mescid-i Aksa camilerini de ziyaret etmiştik. Namaz saatleri dışında camiler ziyarete açıktı.

Ağlama Duvarı (Batı Duvarı-Kotel Ha Maaravi) - Yeruşalayim

Epeyce bir zaman sonra, tur rehberiyle birlikte Arap çarşısına girmiştik. Orada satılan mallar 1001 Gece Masalları’ndaki gibiydi. Baharat ve falafel kokularının rayihaları, kapalı çarşının içinde her tarafa yayılıyordu. Annem bana oradan, yakasında ve kol ağızlarında, turuncu, sarı ve kırmızı nakışları olan mini, lacivert bir Arap işi elbise almıştı. Ablama da biraz daha uzun eteklisinden hediye almıştı. Onu giyip de, uzun, dümdüz saçlarımı belime kadar salınca, herkes hayranlıkla bana bakardı. Daha sonra Kapalı Arap Çarşısı’ndan çıkıp, aynı yoldan İsa peygamberin sırtında taşıdığı çarmıh ve başını kanlar içinde bırakan dikenli tacıyla acılar içinde yürüğü ve yedi kez tökezleyip düştüğü Via Dolorosa’dan (Izdıraplar Sokağı) geçmiştik. İsa’nın her düştüğü noktaya, şapeller ve devasa kiliseler inşa edilmişti. St. Sepulchre bunların en görkemlisiydi. İçine girip gezmiştik. Size ihtişamını ve barındırdığı değerli sanatı ve zenginliği hiçbir kelime ile anlatamam. Kiliselerin hüznü ve ruhlara işleyen buhur kokuları insanın başını sersemletiyordu.

Arap Çarşısı - Yeruşalayim

O gün tur rehberi, öğle yemeği için bizi Mt. Scopus’taki (Har Hatsofim) Kudüs İbrani Üniversitesi’ne (HA-universita Ha-ivrit be'Yeruşalayim) götürmüştü. 67 yılına kadar, Ürdün’ün elinde kalan kampüs ve üniversite binaları artık İsrael’e geri dönmüştü. Oysa bu üniversite, 1924 yılında içlerinde Prof.Einstein’ ın da bulunduğu dünyaca ünlü Yahudi bilim adamları tarafından kurulmuş, 1947 taksim planı ile Doğu Kudüs, Üniversite, Ağlama Duvarı ve binlerce yıllık “Zeytinlikler Tepesi’ndeki Yahudi Mezarlığı ile birlikte Ürdün’ün payına düşmüştü. 67 savaşı ile bu ayrılık da sona ermişti.

Ben o sırada, henüz 15 yaşımda üniversiteyi ziyaret ederken, yıllar sonra büyük oğlum Soni’nin, 1995 yılında aliyah yapıp buraya geleceğini ve üniversiteden çift dalda mezun olup, diplomasını alacağını hayal edebilir miydim? Çünkü o sırada hala Kadıköy'lü küçük Sarika idim…

Kudüs İbrani Üniversitesi (Ha-universita Ha-ivrit be'Yeruşalayim)

O günkü gezinin son durağı Yad Vashem’di. Yani 1939-45 yılları arasında Nazilerce hunharca katledilen 6 Milyon Yahudi’nin anısına kurulan Holokost Müzesi. Orada gencecik yaşıma rağmen tepeden tırnağa ürperdiğimi hatırlıyorum. Dağlarla çocuk ayakkabıları, dağlarla giysiler, dağlarla gözlükler, valizler, patikler, kesilmiş saç örgüleri, kimlikler dağlarla yükseliyordu. Onlar müzenin ilk yıllarıydı. Daha sonra en az 20 kere daha ziyaret ettiğim bu müzede sürekli değişiklikler ve yeni objeler sergilenir olmuştu. Annem Ağama Duvarı’nda ağlamamış, ama gururdan göğsü kabarmıştı. Gelin görün ki, Yad Vashem’de hüngür hüngür ağlamıştı. Çünkü o, bu yılların tümünü, savaşın yarattığı yokluk, sıkıntı ve yayılan söylentilerin dehşeti içinde İstanbul’da yaşamıştı. Nedir ki Avrupa’daki dindaşları gaz odalarında öldürülüp, fırınlarda yakılıp, bacalardan duman olarak gökyüzüne giderlerken, kendisi ve dindaşları sadece kıtlık ve yoklukla sınanmışlar, fakat hayatta kalmışlardı. O ilk Yeruşalayim ziyareti benim gönlüme böyle kazınmıştı.

Ben annesi babasıyla ömründe ilk kez yurtdışı seyahatine çıkan, mutlu, neşeli, epeyi şımarık ama çok terbiyeli, iyi bir kızdım. Onları hiç üzmezdim. Çok çalışkan ve düzgün bir kızdım, onlar da benim bir dediğimi iki etmezlerdi. Ama ah, bir de bebek yeğenimin hasreti olmasaydı. Onu da gelecek haftaya anlatacağım…