KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA -17-

1971

1971 yılında Haziran ayında annem ve babamla yaptığımız İsrael seyahati hala devam ederken, ben yanımda getirdiğim bir deste resme baktıkça ağlama krizine giriyordum. Bilin bakalım bunlar kimin resimleriydi? Tabii ki 3 aylık bebek yeğenim Ari’nin. O’nu o kadar çok özlüyordum ki, resimlerine baktıkça ağlamaya başlıyordum. Bir sabah yine böyle bir nöbete girdiğimde Tante Viki yanıma geldi ve bana kızarak: ”Sen deli misin? her gün kendini harap ediyorsun. Zaten eve geri dönünce her gün yeğenini göreceksin. Bu resimlerin hepsini bana vereceksin, döneceğiniz gün sana geri veririm. Hadi şimdi giyin ve dışarı çıkıp hayatını yaşa” dedi. Ben istemeye istemeye ona resimleri verdim. Aslında haklıydı, resimlere devamlı bakmayınca katlanmak daha kolay oluyordu. Kuzumu felaket derecede özlemiştim çünkü.

Günlerim harika geçiyordu. Bazı günler sabahtan Tel Aviv’e gidiyorduk. Babamın Levinsky’de sonu gelmeyen dostları vardı. Levinsky zaten Türkiye’nin Tahtakale’si gibiydi. Bütün dükkan sahipleri ve yanlarında çalışan herkes Türk Yahudisi’ydi. Dükkanların önünden geçerken herkes birbiriyle Türkçe konuşuyordu. Babamın bir çok dostunu ziyaret ediyorduk. Bazı dükkanlardan alış veriş ediyorduk. Mesela bir goblenci dükkanından 3 adet çok büyük goblen ve ipliklerini satın almıştık. Anneme, bana ve ablama, ayrıca Ari’nin odası için 2 minik çocuk gobleni de almıştım. Zaten ne görsem Ari’ye almak istiyordum. Türkiye’de olmayan, kapaklı, ağızlığında üç delik olan bebek bardağı, banyoda gözüne sabun kaçmasın diye daire şeklinde başlık, mavi renkli, kalın plastikten baby relax sandalye,mini bebek talledi, mini bebek kipası, oyuncaklar, altı için çişi alta geçiren hitul bezler. Annem ise büyük süpermarketlerde kendini kaybediyordu. O devirde,Türkiye’de esamesi bile okunmayan pyrex fırın tepsileri, tencereleri, teflonlu tavalar… Hepsinden ikişer tane alıyordu. Eve ve ablama. O benimle dalga geçiyordu, ben de onunla, babam ise cüzdanını cebine hiç koyamıyordu bile. Bizim Türkiye’de süpermarket diye bildiklerimiz küçük Migros mağazaları ve gıda pazarlarıydı. Buradaki marketlerin adı Super Sol’du. İçi klima cihazı ile soğutuluyordu. Sıcaktan bunalınca kuzinim Vikita ile oraya dalardık. İyicene serinledikten sonra dışarı çıkardık. Arada long play plaklar bile satılan bölüme dalar ve plaklara bakardık. Orada çorap, iç çamaşırları, züccaciye ve bebek bölümleri de vardı. Gözüme kestirdiğim şeyleri bir ara anneme aldırırdım.

 

Bazı günler kuzenim Yitshak, Dalia ve çocuklarla birlikte plaja giderdik, bazen de Haifa’ya yakın olan Ako’ya giderdik. Ako’da, 1926 yılında Hıristiyan bir Arap tarafından kurulmuş olan Abu Cristo restoranında yemek yemiştik. Balık restoranında, balıklar bir ağ kepçe ile sudan çıkartılıp, taze taze pişirilip servis edilirdi. Leon Uris’in EXODUS adlı romanında bahsettiği bu restaurant ve orada yemek yiyen kitabın kahramanı Ari Ben Canaan ve Amerikalı sevgilisi Kitty Freemont, sanki yan masamda yemek yiyorlarmış gibi tatlı hayallere dalıyordum. Sonra bir dondurmacıdan kuzenimin bize aldığı ve bir çeşmeden kalın kalın akan Amerikan dondurması beni benden almıştı. Yıllar sonra eşimle Divan Pastanesi’nde bu dondurmadan satın alırken, gözlerim özlem gözyaşlarıyla dolmuştu.

Kuzenimle yaptığımız diğer geziler arasında Daliyah Al Carmel (Dürzü köyü), Roş Ha-nikra (Lübnan Sınırı) ve Nazaret gezileri de vardı. İsa peygamberin büyüdüğü yerde, babası Yosef’in marangozhanesinin yerine dikilen koca kilise çok etkileyiciydi. Bir duvardaki freskte İsa ve babası, marangoz dükkanında tahta kalasları keserken resmedilmişti. Hemen yanındaki Osmanlı İmparatorluğu döneminde inşa edilen Cezzar Ahmet Paşa Camii’nde ezan okunuyordu. Ezan sesi benim için çok aşina olduğum bir şeydi, ama çevredeki bütün kiliselerin çanları aynı anda çalmaya başlayınca, biraz sersem sepet bir hale gelmiştim..

Roş Ha'nikra

Bir akşam şabat bittikten sonra Tel Aviv’e gitmiştik. Tel Aviv’in gecesi inanılmaz güzeldi. Dizengoff, Ben Yehuda ve Allenby Caddeleri rüya gibiydi. Sanki bütün Tel Aviv halkı orada toplanmıştı. Kaldırımların üzeri, sonu gelmeyen kafelerin masa ve sandalyeleri ile dopdoluydu. Burada sanki Paris kaldırımlarının bir iz düşümü vardı. Kızlar, geceleri maxi eteklerle bu caddelerde sevgilileriyle piyasa yapıp, öpüşüyorlardı. Herkes, ellerindeki kartonların üzerinde duran üçgen biçimindeki pizzalarını yiyordu. O sene İsrael 23 yaşındaydı ve pizza ile tanışmıştı. Türkiye’ye pizzanın gelişi için daha en az 15 yıl vardı. İlk pizzamın lezzetinin tadı hala damağımda… bir de o yıl Yafo yeni kişiliğine bürünmeye başlamış, sanatçılar orayı mesken edinmeye başlamışlardı. Etrafta bir çok sanat galerisi vardı. Bunlar hep benim ilklerimdi. Her şey beni çok etkiliyordu. Aslında şimdi düşününce, 49 sene evvel, gencecik, 23 yaşındaki İsrael’in,3 ciddi savaştan galip çıkmış olmasına rağmen, ne kadar gelişmiş olduğunun daha fazla farkına varıyorum. Ben kendimi rüya aleminde hissediyordum. Caddeler geniş, asfaltlı ve tertemizdi. Bazı gençler yollarda çıplak ayaklarla yürüyorlardı. Her taraf ağaçlar ve çiçeklerle kaplıydı. Binalar ve evlerin etrafları yeşillik içindeydi. Carmel’den, Hayfa'nın orta katı Hadar’a ve deniz kıyısı olan ilk kata inen 3 duraklı metro (Karmelit) ile 10 dakikada seyahat edebilirdiniz. Metronun ve trenlerin içinde klima cihazları vardı. Bunları anlatmam belki size tuhaf geliyor ama, ben İstanbul’un en mutena semtlerinde büyümüş bir genç kız olarak, kendimi resmen “Köyden İndim Şehire” gibi hissediyordum.

Dizengoff cd. Tel Aviv

Evlerde televizyon vardı. Siyah beyaz televizyonlar, bütün dünyayı önüne seriyordu. Golda Meir’i, Ben Gurion’u, Moshe Dayan’ı televizyonda görmek rüya gibiydi. Vikita da piyano dersi alıyordu. Evlerinde kahverengi Yamaha marka bir piyanosu vardı. Bazı geceler teker teker piyanoya geçer, büyüklerimize resitaller verirdik. Yosef dayım ve annem elele gururla bize bakarlardı. O anlarda anneme: ”İda’cığım, Sarika’yı çok güzel yetiştiriyorsunuz” dermiş.

Bu arada dayım Selomo’nun kızı Sara Katalan’ın, Haifa Tirat Ha-Carmel’deki evine de, iki üç kere gitmiştik. Her gidişimizde eşi İzak’la birlikte bize kral sofraları kurmuşlardı. O zaman üç çocukları vardı. Ester, Şlomo ve Viki. Hepsi de çok şeker ve mutlu çocuklardı. Evlerinde hep sevgi vardı. Annem de bir hala olarak, yeğeni Sara’nın mutlu olmasına çok sevinmişti. Bu arada babam da Holon’da oturan amcamla buluşuyordu. Evleri yeni ve çok güzeldi. Nedir ki, yengem Suzan’ın çatallı diliyle yaptığı iğneli konuşmalar, iki kardeşin sevincine limon sıkıyordu. Amcamın eşi karşısındaki ezik duruşu, beni çileden çıkarıyordu. Ama gıkımı çıkarmıyordum. Oraya zevkle gittiğimi hiç hatırlamıyorum. Annem ise babam üzülmesin diye eltisinin nifaklarını hep görmezden geliyordu. Yapacak bir şey yoktu, her ailede huzuru bozan, dikenli bir kaktüs illaki vardır zaten.

Ve 15 Temmuz günü evimize dönmek üzere herkese veda ederken, küçük Yosi üzüntüden ağlıyordu. Vikita ile ben sarılmıştık ve bir türlü çözülemiyorduk. Mektuplaşacaktık ve her şeyi birbirimize anlatacaktık. Dayım ve annem ağlaşıyorlardı. Tante Viki bize moulinex marka bir saç kurutma makinesi hediye almıştı. Bu benim Rapunzel saçlarımı kurutmak için harika bir hediyeydi. Annemin sevinçten nutku tutulmuştu. Valizler kapatıldı ve kuzenim Yitshak bizi arabasına bindirdi, havaalanına doğru yola çıktık. O zaman havaalanının adı Lod Airport idi. David Ben Gurion’un Aralık 1973 yılındaki ölümünden sonra havaalanına- Ben Gurion- adı verilmişti. Uçak gökyüzüne süzülüp, bulutların arasına dalınca ben, sessizce ağlamaya başlamıştım. Dönüş çok zordu. O sonsuz özgürlükten sonra, eski rutin yaşama dönmek çok yaman geliyordu bana. Tek tesellim tekrar Ari’yi kucağıma almak, onu öpüp koklamaktı.

Babam ve Ari

Döndükten sonra kendimi boşlukta hissediyordum. Aptal bir halde etrafıma bakınıyordum. Cindirella gibiydim, araba kabak olmuş, atlar fare olmuş, elbise gitmiş, elimde bir adet camdan ayakkabı kalmıştı. Yani oradan aldıklarım ve annemin bana artık giydirmeyeceği süper mini eteklerim ve blue jean mini şortum. Yaz ortasındaydık. Yine biraz Caddebostan’a, biraz da Sara Ravuna ile Moda'ya gidiyorduk, ama en çok Ari ve ablamla vakit geçiriyordum. Bebeği arabasına koyup, Moda Çay Bahçesi'ne giderdik. İsrael’de gördüğüm yüksek uygarlık seviyesinden sonra, kendimi çok eksikli hissediyordum. Hani çok bilinen bir deyişle “maymun gözünü açtı” durumları vardı. O yaz sonu Suzan Teyzem'i ikna ettim, Artık Kadıköy Kız Lisesi’nde okumak istemiyordum. Annemi etkilemesini ve Marmara Koleji’ne gitmek istediğimi söyledim. Artık teyzem, annemlerle nasıl konuştuysa, ertesi gün annemle babam benim artık Marmara Koleji’ne gideceğimi söylediler. Bu bir rüya gibiydi. Önce annemle Kadıköy Kız Lisesi’ne gittik, annem oradan kaydımı aldı. İdaredeki kişiler beni çok iyi tanıdıklarından, okuldan ayrılmama çok üzülmüşlerdi. Ben onlara gayet ciddi cevaplar verdim ama, içimden sevinçten göbek atıyordum. Ertesi gün annem ve babamla Marmara Koleji’ne gittik. Kaydım yapıldı. Sonra okul müdürü Niyazi Akdik’in odasına gittik. Ablamı mezun eden okulun müdürü, annemleri görünce saygıyla yerinden kalktı, bizimkileri buyur etti. Ablamı sordu. Artık evli olduğunu ve bir oğlu olduğunu duyunca sevinçle kutladı. Beni onunla tanıştırdılar,sonra “Okulumuzda bir Sarfetti’nin daha öğrenci olması, bizim için bir şereftir” dedi. Demek ki öğrenci de olsa genç birine, bir birey gibi saygı gösterilmesi, bana bu okulla ilgili çok yapıcı bir izlenim yaratmıştı. Artık okulumun açılmasını iple çekiyordum.

Okulun ilk günü, tüm lise öğrencileri arasında İngilizce bir seviye testi yapıldı. Ertesi gün seviye testinde en iyi derece alan şubeye girdim. KKL’nin haftada 4 derslik İngilizcesi ile bu aslında pek mümkün olamazdı ama, eski okulumuzdaki sevgili İngilizce hocamız Aniye Kolçak’ın itici gücü, 1 ay boyunca kuzinimle konuştuğum İngilizce ve onun minik İngilizce hikaye kitaplarını okuduğumdan dolayı seviyem yükselmiş, diğer kolejlilerin arasında yerimi almıştım. Yeni sınıfımda ömrümün ilk ve sevgili okul arkadaşım İnci Kutay ile karşılaştık. Kavuşmamız muhteşemdi. O da Moda Koleji’nden, Marmara Koleji’ne gelmişti. Hani maçlarda dakka 1, gol 1 denir ya, ilk dakikada gol atmış gibi en canım arkadaşımla, yeni bir döneme başlamıştım. İkinci teneffüsün sonunda birçok kişi ile kaynaşmıştık bile. Kız-erkek karışık bir okuldu ama çocuklar çok düzgün ailelerden geldikleri için, kızlara çok saygılı davranıyorlardı. Hepsi takım elbise, gömlek ve kravat takardı. Kızlar dizden 1-2 santim yukarıda evaze gri eteklıik, naylon çorap giyer, üste ise gömlek ve serbest renkte V yakalı süveterler giyilirdi. Saçlar çok uzunsa, bir toka ile arkadan tutturulurdu. Ayakkabılar lise tipi mokasen okul ayakkabılarıydı. Hafif yüksekçe, kalın topuklu olabilirdi. Kontroller, etek sökmeler, saç örgülerine makas basmalar gibi, insanı rezil eden aşağılamalar kesinlikle yoktu. Öğrencileri iki paralık etmeden, saygıyla ve alçak sesle konuşulurdu. Yani Marmara Koleji, modern çağda öğrenim gören huzurlu gençlerin eğitim yuvasıydı. Sınıftakilerle kısa sürede birbirimize kenetlenmiştik. Bazı eski hocalar, soyadımı duyunca ablamla bir ilgim olup olmadığını sorduklarında ve onu sevgiyle andıklarında içim kıvançla dolardı. Akşamüstü hemen konuşulanları ona anlatırdım, o da sevinirdi. Ama ben de ablacığıma layık bir kardeş olmuş, okulda çok sevgi ve saygı görmüştüm.

1971 yılının kasım ayında eniştem Niso, bir akşam evlerine bir siyah-beyaz televizyon getirdi. Bu gerçek bir şenlikti. Bazı akşamlar bizleri de evlerine davet ederler, birlikte bir film veya bir yarışma programı seyrederdik. Bu gerçekten yaşantımıza önemli derecede farklılık katan bir unsurdu. Önceleri mali durumları çok iyi olan aileler televizyon sahibi olurken, ilerleyen birkaç yıl içinde televizyonlar taksitle satılmaya başlanınca, durumları çok iyi olmayan aileler bile birer televizyon sahibi olmaya başlamışlardı. Aslında 1968 yılından itibaren İTÜ’de başlayan ve günde birkaç saat olan TV yayınları sonunda devletin kurduğu TRT kurumunun başlattığı deneme yayınları ile devam etmiş ve 1971 yılında, akşamüstü saat 17.00 ile 24.00 arasında sürekli yayın gerçekleştiriyordu. Artık insanlar 17.00de başlayan yayınları, reklamlar ve her şey dahil olmak üzere hiçbir şeyi kaçırmadan izler, en son Anıtkabir’de yapılan bayrak töreni ve İstiklal Marşı da dinlenir o da bitince TELEVİZYONUNUZU KAPATMAYI UNUTMAYINIZ yazısı çıkıp, ekran karlanınca televizyon cihazı kapatılırdı.