KADIKÖY’LÜ KÜÇÜK SARA -27-

20 Eylül 1975 Nişan toreni

David’le arkadaşlık ettiğimiz yaz aylarında farklı bir hareketlilik yaşanıyordu. Ben inanılmaz derecede ağır bir sinüzite yakalanmıştım, başım ve özellikle sağ gözüm ve alnım, sanki yüzüme kurşun sıkılmış gibi ağrıyordu. Geceleri ağrıdan evin içinde dolaşıyordum. Başımı dik tutacak halim yoktu. Beş değişik kulak boğaz burun doktoruna gitmiştik, içmediğim antibiyotik kalmamıştı, ağrılarım devam ediyordu. Bir gün, bir de sağ kulağımın ağrısı ile uyandım. İki doktorun kararı ortaktı, bu sefer otit yani orta kulak iltihabı olmuştum. Kulak ağrısı ayrı bir felaketti. Doktor kulağıma enfraruj ışınları veriyordu. O hafta 15 tane Lincocin iğne oldum. David her akşam bize geliyordu. Ben Yeşilçam filmlerindeki Hülya Koçyiğit gibi kanapede yatıyor, onunla sohbet etmeye çalışıyordum. Acılar içindeydim. Yani “Acıların Kızı Sara’cık” oluştum. Şaka bir yana Ağustos'un son haftası David: ”Bu hafta sonu söz keselim” dedi. Annemlere söyledik. O da kendi ailesine söyledi. 23 Ağustos Cumartesi günü akşam üstü, Erenköy’deki Divan Pastanesi’nde buluşmak üzere randevu verildi.

23 Ağustos sabahı, David erkenden bize gelmişti. Elinde kocaman bir buket çiçek vardı. Benim ağrım artık bitmişti ama sağ kulağımın içinde çınlamalar ve uğultular vardı. David o gün çok neşeliydi ve beni durmadan güldürüyordu. Bir sürü resmimi çekiyordu. Hatta birinde bir pikeye sarınmış, alnıma da kocaman yıldız biçiminde bir kolye ucu takmıştım. Sarili bir Hintli kız pozu vermiştim. Bu resimleri sizlerle paylaşamıyorum, çünkü hepsi adadaki evde kaldı. Akşamüstü annemler buluşmaya gittiler. Biz evde David ve Tante Suzan ile kaldık. Hiç heyecanlı değildim. İlaçlardan üzerimde bir sakinlik vardı sanki. Ya da malumun ilanı olacaktı sanki. 1 saat sonra babam evi aradı ve bizi kutladı. Herkesle birlikte eve geldiklerini söyledi. Kısa bir süre sonra taksiden inip eve girdiler. Ellerinde beyaz badem şekerleri vardı. David hemen annesine babasına sarıldı. Herkes çok mutluydu. Annemle teyzem hemen ikrama giriştiler. Teyzem çok keyifliydi. Ben de kayınvalidem ve kayınpederimle öpüştüm. Özellikle kayınpederim neşeyle bir şeyler anlatıyordu. Kayınvalidem halimi soruyordu. Sanki yıllarca tanışıyormuş gibi herkes bir anda aile gibi oluvermişti. Ablamlara da haber verilmişti. O gece, Moda’da çok güzel bir restoranda babam, söz kesmemizin şerefine bir yemek vermişti. Davidler, annemler, ablamlar hep birlikte Moda'ya yemeye gittik. Ben sesleri uzaktan duyuyordum, kulağımın içinde sanki bir tren istasyonu vardı. Düdük sesleri ötüyordu. Artık yeni bir hayatın başındaydım. Aslında gerçekten mutluydum ama, hayallerim şimdilik bir çekmeceye kilitlenmiş, anahtarı da kaybolmuştu.

O yazın geri kalan bölümü genellikle, hastalığımın tekrar etmemesi için hep evde geçiyordu. Bir cumartesi akşamı benim ilkokul arkadaşlarımla buluşmuş Koço’ya yemeğe gitmiştik. O akşamdan hatırladıklarım Emre, Gökhan, Oktay, Murat, Gündeş ve Itır’dı. David hepsi ile özellikle Emre ile çok yakınlaşmıştı. Ben Gündeş’le yılların hasretini gideriyordum. 8 yıldır hiç görüşmemiştik. Sıcacık Gündeş hep aynıydı. Oğlanlar Fransa yolcusuydu. Orada okuyacaklardı.

Bu arada söz kestiğim için, arkadaşlarım eve çiçeklerle geliyor ve beni kutluyorlardı. Bu kadar kısa zamanda tanışıp söz kesmemiz herkese tuhaf geliyordu. Nedir ki, benim annemin 3 ay gibi bir zamanı bile beklemesi şaşılacak bir şeydi. Aslında ablam da eniştemle 3 ay kadar çıkıp nişanlanmıştı. Bence önemli olan annem, Ağustos ayını da böylece selametle atlatmıştı. Eylül ayı gelince nişan planları başladı. Nişanı, Palet 2 Restoran’da yapmaya karar verdiler. O devirde Yavuz Özışık oranın piyanist şantörüydü ve İstanbul Yahudi Cemaati arasında orası çok popülerdi. Nişan tuvaletimin provaları için butik terzisi bizim eve geliyordu. Doktor, önümüzdeki aylarda çok iyi korunmam gerektiğini tembihlemişti. Yani ben yine kafesteydim. Elbisem, turkuaz renkli şifon bir tuvaletti. David de siyah takım elbise, o zaman çok moda olan göğsü fırfırlı beyaz bir gömlek ve siyah ipek bir papyon takmıştı.

Bir gün Kapalı Çarşı'ya gitmiş, Behiye’nin babası Zeki Bey'in kuyumcu dükkanından alyanslarımızı almıştık. Annemler bana da zincirli kalın bir altın bilezik almışlardı. Babam David’e son moda Seiko bir saat almıştı. Bunlar bana şimdi milattan önce anılar gibi geliyor. Şimdiki aklım olsaydı, bu törenlerin ne kadar aptalca olduğunu söyleyebilirim. Aslında hepsi göstermelik gelenekler. Bir ilişki için gereken en önemli unsurlar, koşulsuz sevgi ve karşılıklı güvendir. Gerisi gelir geçer. Madde insanlar için yaşamın ön koşuludur ama, aslında en önemlisi katışıksız sevgi olmasıdır.

O sene Eylül ayında bizim nişandan iki gün önce, 18 Eylül’de çocukluk arkadaşım Sara Ravuna evlenmişti. Nişanlısı Sami İcin Ovadya idi. Onlar da evlendikten sonra, bir süreliğine annesinin Moda'daki evinde yaşayacaklardı. O balayında iken ben 20 Eylül günü David’le nişanlanmıştım. O yaz başından itibaren evlilik kervanı ilerlemeye başlamıştı. Mayıs ayında genç kızlığımın sevgili kuzini, canım Karolin, nişanlısı Berç ile evlenmişti. Ağustos ayında bir gün, 2 saat arayla önce kuzinim Meri’nin eşi Nono telefon etmiş ve ilk çocukları Nadin’in doğduğunu müjdelemişti. Daha bir saat bile geçmeden bu defada amcamın oğlu Tovi Sarfetti telefon ederek eşi Ceni’nin ikinci bebekleri Berta –Beti’nin doğumunu müjdelemişti. Sevgili kuzenlerim Tovi ve Ceni 99 depreminde, Çınarcık’taki yazlık evlerinde hayatlarını kaybedeceklerdi ve o gün doğan Berta bebek ise 2003 Neve Şalom katliamında karnında 5 aylık bebeği ve yanında eşi ile hayatını kaybedecekti. O gün aldığım bu müjdelere sevinirken, ileride yaşanacak olan faciaları öngörebilir miydik?

Benim sevgili Behiye’m de, Eylül ayının ortalarında, yıllardır tanıştığı, karşı komşuları olan Bromi ailesinin büyük oğulları Rıfat ile sözlenmişti. İkimiz de çok mutluyduk. Sık sık buluşup birbirimize David ile Rıfat’ı anlatıyorduk. 20 Eylül günü çok heyecanlı uyanmıştık. O gün nişanımız vardı. Akşam hep birlikte Tarabya’ya, Palet 2’ye gittik. 125 davetlimiz vardı. Aile, babamın iş çevresi, iki tarafın geniş aile efradı, Behiye ve Rıfat ile İda Zeki Seyiağ çifti davetliydi. Behiye de o akşam çok güzeldi. Gözleri ile aynı renkte yeşil bir tuvalet giyiyordu. Biz okuldayken hep böyle hayaller kurardık. İkide bir göz göze gelip gülüşüyorduk. David’in abisi Hayim ve eltim Ester ne güzeldiler, gencecik, incecik, bele kadar uzanan saçlar, bütün kuzenler ve kuzinler ışık saçıyorlardı. Canım ablacığım, eniştem ve benim minik prensim Ari. Sevgili teyzesi nişanlanıyordu, o da minik bir kuş gibi arkamdan koşuşturup duruyordu.

Yüzüklerimizi babalarımız taktılar. Piyano ile birlikte şarkılar söylendi. Yavuz Özışık bütün salonu coşturdu. Her taraf çiçek içindeydi. Ailem derin bir sevinç içindeydi. Dans ediyor, kadeh tokuşturuyorduk.

Ertesi günü anlatmazsam olmaz. Neden diyecekseniz; Ertesi gün öğleden sonra Boğaz Köprüsü’nden karşıya geçtik ve Şişli’ye gittik. Kent sinemasında “Yolculuk” isimli bir film oynuyordu. Sophia Loren ve Richard Burton başroldeydi. Film Venedik’te geçiyordu. Bu filmin özelliği benim David’le baş başa gittiğim ilk film olmasıydı. Flört dönemimiz hep yaz aylarında geçtiği için sinemaya birlikte hiç gitmemiştik, oturduğum yerde sık sık sağ elimdeki alyansıma bakıyordum. Bu bana çok garip geliyordu. Sanki büyümüş, olgunlaşmışım gibi hissediyordum. Ara olunca Alaska, Koko, Frigo ve Penguen satışı başlamıştı. Çocukluğumdan o güne kadar Koko’dan yukarıya asla terfi edememiştim. David’e dönüp çocuk gibi ”bana penguen alır mısın?” diye sordum. Pengueni elime verdiğinde, galiba ellerim heyecandan titriyordu. İlk ısırıktan sonra başka bir aleme dalmıştım. İnanın gerisini çok net hatırlamıyorum. Nişanlanmak iyi bir şeydi galiba

Kasım ayı gelmiş ve David okuldaki 4. yılına başlamıştı. Yarım gün okula giderdi. Yarım gün de babasının iş yerinde çalışırdı. Gidemediği saatlerde kaçırdığı derslerin notlarını alır, daha sonra akşamları evde çalışırdı. Hafta ortası o bizde kalırdı, hafta sonları ben onlarda. Çünkü David’in bütün arkadaş grubu Avrupa yakasında otururdu. Aralarından iki çift nişanlıydı. Diğerleri hala bekardı. Zaten hepsi de 21 yaşındaydı. Diskoya, sinema veya tiyatroya giderdik. Bazen yemeğe çıkar veya bir otelin 5 çayına giderdik. Cuma günleri saat 5 gibi Sara Ravuna ile buluşur, Şişli-Taksim dolmuşuna binerdik. O da hafta sonunu eşiyle birlikte Kurtuluş’ta oturan kayınvalidesinde geçirirdi. Elimizde kocaman kalın poşetler, içlerine tıka basa giysi doldururduk. Yol boyunca konuşur, kıkırdaşırdık. Sonra Pangaltı’da iner, vitrinlere bakarak kayınvalidelerimizin evine giden yolun başında ayrılırdık. Kayınvalidem Korin Yanarocak çok kibar ve soylu bir kadındı. Beni koklayarak öperdi. Hangi marka sabun kullandığımı sormuştu bir keresinde. Birbirimizi çok sevdik, hiç üzmedik, kırmadık. Bana Fransızca “Hazinem” derdi. Onu hala çok seviyorum. Ruhu şad olsun. Kayınpederim Siyon Yanarocak çok yakışıklı bir adamdı. Uzun boylu, turkuaz renkli gözleri olan, ağırlığı olan bir insandı. Kayınvalidemin sakinliğinin aksine o utkulu, asabi ve otoriter bir karaktere sahipti. Girdiği ortamı doldururdu. Cuma akşamları arvit duasını oğullarıyla birlikte söyledikten sonra, iki oğluna Kohen duası okur ve takdis ederdi. Kayınvalidem dahil hepimiz sırayla onun elini öperdik. O evde pederşahi bir sistem vardı. Adam masanın başına oturur ve orkestra şefi gibi aileyi yönetirdi. Yemekten sonra, yemek yeme töreni devam ederdi. Önce sütlü tatlılar ve meyveler, ardından baklavalar burma kadayıflar. Yatana kadar durmaksızın beslenme saati devam ederdi. Kayınvalidem durmadan içeriden yiyecek şeyler getirirdi. Sonra masa başına geçer Hayim ve Ester’le “Pis Yedili” diye bir oyun oynardık. Bir keresinde yemekten sonra bir sinemaya gitme gafletinde bulunmuştuk, akşam 12’ de eve döndüğümüzde ikimizi karşısına almış ve “Bu akşam Şabat, gelenek ne olacak? Bunu bir daha tekrar etmeyin!” diye haykırmış ve yatak odasına gitmişti.

O devirde biz gençler çok iyi ve terbiyeliydik. Sesimizi bile çıkaramamış ve usulca odalarımıza dağılıvermiştik.